Zor bir dönemden geçen birine ne söyleyeceğimizi her zaman bilemeyiz. Bir arkadaşımız ayrılığın ardından günlerdir uyuyamadığını anlatır, işini kaybeden biri geleceğiyle ilgili korkusundan söz eder, uzun süredir hastalıkla uğraşan bir yakınımız artık yorulduğunu söyler. Sessizlik rahatsız edici geldiği için hızla teselli edecek bir cümle ararız: “Her şey düzelecek.”, “İyi tarafından bak.”, “En azından…”, “Bunun da sana öğreteceği bir şey vardır.”
Çoğu zaman niyetimiz iyidir. Karşımızdakinin acısını biraz olsun azaltmak isteriz. Ne var ki insanın zorlandığı bir anda ihtiyaç duyduğu şey her zaman daha olumlu düşünmek değildir. Bazen önce yaşadığının zor olduğunu kabul eden birinin yanında bulunmasına ihtiyaç duyar. Üzüntüsünün aceleyle düzeltilmediği, öfkesinin hemen sakinleştirilmediği, korkusunun mantıksız ilan edilmediği bir ilişki alanına…
Toksik pozitiflik kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Kavram, olumlu düşünmenin kendisini sorunlu ilan etmez. Umut, sevinç, şükran, iyimserlik ve yaşamdan haz alma insanın psikolojik kaynakları arasında yer alır. Toksik hale gelen, pozitifliğin bütün duygusal deneyimler için geçerli tek doğru cevaba dönüşmesidir. Yaşamın güçlükleri karşısında üzülmek, korkmak ya da öfkelenmek adeta düzeltilmesi gereken bir zihinsel hata gibi görülmeye başladığında pozitiflik destekleyici olmaktan uzaklaşır.
İYİ HİSSETMENİN SESSİZ BİR ZORUNLULUĞA DÖNÜŞMESİ
Mutluluk bugün yalnızca hoş bir duygu olarak karşımıza çıkmıyor. İyi bir hayatın, doğru seçimlerin, başarılı ilişkilerin, hatta kimi zaman psikolojik olgunluğun kanıtı gibi de sunulabiliyor. Kendine iyi bakan insanın dengeli, üretken, umutlu, motive ve duygularını kontrol edebilen biri olması beklentisi oldukça tanıdık.
Bu beklentinin gündelik dilde pek çok karşılığı var. “Enerjini düşürme.”, “Negatife odaklanma.”, “Hayatına güzellikleri çek.”, “Kurban psikolojisinden çık.”, “Şükretmeyi öğren.” gibi ifadeler birbirinden farklı düşünce geleneklerinden gelse de ortak bir noktada buluşurlar: İyi hissetmenin büyük ölçüde kişinin kendi zihinsel tutumuna bağlı olduğu fikrinde.
İnsana seçim alanı ve umut kazandırdığı ölçüde böyle bir yaklaşım yararlı olabilir. Fakat hayatın bütün ağırlığını kişinin düşünme biçimine yüklediğimizde başka bir sorun ortaya çıkar. Ekonomik güvencesizlik, ayrımcılık, bakım sorumlulukları, şiddet, hastalık, kayıp, çalışma koşulları ya da ilişkilerdeki güç eşitsizlikleri yalnızca bakış açısı değiştirilerek ortadan kalkmaz. İnsan kendi tutumuyla bazı şeyleri değiştirebilir, bazı koşullar ise onun kişisel kontrol alanının çok ötesindedir.
Bu ayrımı kaybettiğimizde psikolojik iyi oluş da bireysel bir başarı projesine dönüşür. İyi hissedemeyen kişi yalnızca zor bir dönem yaşamaz, aynı zamanda kendi duygularını yeterince iyi yönetemediğini düşünmeye başlayabilir.
DUYGULARIN İŞLEVİNİ ANLAMAK
Üzüntü, korku, öfke, kıskançlık, hayal kırıklığı ya da suçluluk genellikle “negatif duygular” başlığı altında toplanır. Bu sınıflandırma günlük dilde kullanışlı görünse de insanın duygusal yaşamını iyi ve kötü olarak ikiye ayırmak kolayca yanıltıcı hale gelebilir.
Öfke bazen sınırlarımızın ihlal edildiğini fark etmemizi sağlar. Korku, gerçek bir tehlikeye karşı dikkatimizin keskinleşmesine yardım eder. Üzüntü, kaybın bizim için taşıdığı değerin bir parçasıdır. Hayal kırıklığı ise beklentilerimizle gerçekleşenler arasındaki farkı görmemize imkan verir. Bu duyguların her biri rahatsız edici olabilir, yine de yalnızca rahatsızlık ürettiklerini söylemek yanlış olur.
Duygu düzenleme üzerine yapılan çalışmalar da duygularla kurulan sağlıklı bir ilişkinin onları sürekli bastırmaktan çok farklı olduğunu gösterir. Duygunun ifadesini kontrol etmek bazı durumlarda gerekli ve işlevsel olabilir. Buna karşılık bastırmanın sürekli kullanılan bir stratejiye dönüşmesi psikolojik iyi oluş ve kişilerarası ilişkiler açısından daha yüksek maliyetlerle ilişkilendirilmiştir. Duyguyu kabul edebilme ise özellikle stresli deneyimler karşısında kişinin yaşadığı ikincil duygusal yükü azaltabilecek bir süreç olarak ele alınır.
Bu nedenle sağlıklı duygu düzenleme, insanın her durumda sakin kalması anlamına gelmez. Hangi duygunun ortaya çıktığını fark etmek, onu taşıyabilmek ve ardından nasıl davranacağına karar verebilmek daha gerçekçi bir çerçeve sunar.
Pixar’ın Ters Yüz filmi yıllar önce bu meseleyi oldukça yalın bir hikayeyle anlatmıştı. Riley’nin zihnindeki Neşe, başlangıçta hayatı mümkün olduğunca neşeyle dolu tutmaya çalışır. Hikaye ilerledikçe Üzüntü’nün de Riley’nin yaşadıklarını anlamlandırmasında ve başkalarıyla bağ kurmasında önemli bir yeri olduğu görülür. Filmin çocuklara anlatılan basit bir duygu hikayesinin ötesinde bu kadar geniş karşılık bulmasının nedenlerinden biri belki de budur: İnsan; yalnızca neşesinin değil, bütün duygularının taşıdığı bilgiyi kullanarak yaşar. 
İYİ NİYETLİ CÜMLELER NEDEN İNCİTİCİ OLABİLİR?
“Buna üzülmeye değmez.”
“Daha kötüsü olabilirdi.”
“Boş ver, güzel şeylere odaklan.”
“Sen güçlüsün, bunu da atlatırsın.”
Bu cümlelerin her biri farklı bir bağlamda destekleyici olabilir. Söylendiği an ve kişinin ihtiyacı ise anlamlarını tamamen değiştirebilir. Bir ayrılıktan aylar sonra “İyi ki bitmiş!” diyebilen kişi kendi deneyimine yeni bir anlam vermiştir. Ayrılığın hemen ertesi günü aynı cümleyi dışarıdan duyması ise, yaşadığı acının fazla ya da gereksiz bulunması gibi hissettirebilir.
Burada belirleyici olan yalnızca sözcükler değildir. Karşımızdaki kişinin deneyimine ne kadar yer bıraktığımız önem taşır. Bir insanın duygusuna karşılık vermeden önce onu değiştirmeye çalıştığımızda, farkında olmadan “Şu anda hissettiğin şey burada fazla.” mesajı verebiliriz.
Duygusal geçersizleştirme bazen açık biçimde ortaya çıkar: “Abartıyorsun.”, “Bunda ağlayacak ne var?”, “Çok hassassın.” Toksik pozitiflik ise daha yumuşak bir biçimde aynı sonuca ulaşabilir. Olumlu bir cümlenin içinden gelen mesaj yine kişinin yaşadığı deneyime güvenmesini zorlaştırabilir. Toksik pozitifliğin kişinin kendi duygusal değerlendirmesine duyduğu güveni aşındırabileceği, yakın dönemde sosyal epistemoloji açısından da tartışılmaktadır.
Böyle anlarda ilk duygunun yanına ikinci bir yük eklenebilir. İnsan üzülür, ardından üzülmesinin yanlış olduğunu düşünür. Yorulur, sonra yeterince dayanıklı olmadığına karar verir. Öfkelenir, öfkesinden utanır. Asıl sıkıntının bir bölümü artık duygunun kendisinden çok o duyguyu yaşamaya karşı verilen mücadeleden kaynaklanır.
KENDİMİZE SÖYLEDİĞİMİZ POZİTİF CÜMLELER
Toksik pozitiflik her zaman çevremizden gelmez. Zaman içinde başkalarından duyduğumuz beklenti içeren cümleler kendi iç konuşmamızın parçası haline gelebilir.
“Bunu çoktan aşmış olmam gerekiyordu.”
“Benim şikayet etmeye hakkım yok.”
“Başkaları daha kötü şeyler yaşıyor.”
“Güçlü kalmalıyım.”
“Her şeyim varken neden mutsuzum?”
Bu düşünceler ilk bakışta kişinin kendisini toparlama çabası gibi görünebilir. Uzun süre tekrarlandığında ise yaşanan deneyimin meşruiyetini sorgulayan bir iç sese dönüşebilir. Oysa bir insanın hayatındaki iyi şeylerin farkında olması, aynı hayatın başka bir alanında zorlanmasına engel oluşturmaz.
Bir anne çocuğunu çok sevebilir ancak bakım yükünden yorulabilir. Uzun yıllar istediği mesleğe kavuşmuş biri yaptığı işi sevebilir, aynı zamanda çalışma koşullarından tükenebilir. İyi bir ilişkide yaşayan kişi partnerine bağlı hissederken zaman zaman yalnız kalma ihtiyacı duyabilir. Şükran ile yorgunluk, sevgi ile öfke, umut ile korku birbirini yok etmek zorunda değildir.
İnsan deneyimi çoğu zaman bu eşzamanlılıkların içinde yaşanır. Duygusal yaşamı tek bir doğru duyguya indirgemeye çalışmak, iç dünyamızı anlamaktan çok düzenlemeye yönelten bir baskı yaratabilir.
DUYGULAR, ROLLER ve TOPLUMSAL BEKLENTİLER
İyi hissetme zorunluluğunu yalnızca kişinin düşünce alışkanlıkları üzerinden değerlendirmek önemli bir parçayı gözden kaçırır. Duygularımızı nerede, ne ölçüde ve nasıl gösterebileceğimize ilişkin toplumsal beklentiler vardır. Bunlar cinsiyet, sınıf, çalışma yaşamındaki konum, aile rolleri ve ilişkilerdeki güç dengeleriyle iç içe geçer.
Özellikle kadınlardan bakım veren, ortamı yatıştıran, anlayış gösteren ve ilişkilerin duygusal yükünü taşıyan kişi olmalarının beklenmesi uzun zamandır feminist psikoloji ve duygusal emek tartışmalarının konusudur. Bir kadın işyerinde öfkesini açıkça ifade ettiğinde “zor”, aile içinde yorulduğunu söylediğinde “nankör”, annelikten bunaldığını anlattığında “yetersiz” olarak değerlendirilebilir. Aynı anda hem yükü taşıması hem de bunu iyi bir ruh haliyle yapması beklenebilir.
Burada “Daha olumlu düşün.” önerisi kişisel bir tavsiyenin ötesinde anlam kazanır. Bazen bir insanın duygusunu değiştirmeye çalışmak yerine o duyguyu ortaya çıkaran koşullara bakmak gerekir. Sürekli yetişmek zorunda kalan birine yalnızca nefes egzersizi önermek, adaletsiz bir iş ortamında çalışan kişiye bakış açısını değiştirmesini söylemek ya da bakım yükünün büyük bölümünü taşıyan bir kadına “Kendine zaman ayır.” demek, yapısal sorunu bireysel bir iyi oluş görevine çevirebilir.
Psikolojik danışmanlık açısından kişinin kendi kaynaklarını geliştirmesi elbette değerlidir. Bunun yanında “Bu duyguyu neden yaşıyorum?” sorusunun yanına “Hangi koşullar içinde yaşıyorum ve benden neler bekleniyor?” sorusunu da koymak gerekir. Bireyin deneyimini ciddiye almak, içinde bulunduğu bağlamı da ciddiye almayı gerektirir.
DUYGUSAL DESTEK ve ANLAŞILMA İHTİYACI
Yakın olduğumuz birinin acısını gördüğümüzde onu rahatlatmak istememiz oldukça insani. Yine de destek verme isteği kolayca hızlı çözüm üretme alışkanlığına dönüşebilir.
İşyerinde haksızlığa uğradığını anlatan arkadaşımıza hemen başka işlere başvurmasını söyleyebiliriz. Ayrılık yaşayan birine yeni insanlarla tanışmasının iyi geleceği önerisinde bulunabiliriz. Kaygılı bir yakınımıza düşünmemesini, ebeveynlikten bunalan birine çocuklarının büyüyeceğini söyleyebiliriz. Bunlar bütünüyle yanlış olmayabilir. Zamanlama, bütün bu önerileri karşımızdaki kişinin nasıl algılayacağını ve deneyimleyeceğini belirler.
Kişi çoğu zaman ne yapacağını zaten biliyordur. O anda ihtiyaç duyduğu şey çözüm listesi değil, yaşadığının anlaşılmasıdır. “Bu senin için gerçekten yorucu olmuş.”, “Bunun seni ne kadar öfkelendirdiğini anlayabiliyorum.” ya da “İstersen biraz daha anlat.” gibi cümleler problemi çözmez. Ancak ilişkinin içinde duygunun bulunabileceği ve özgürce yaşanabileceği bir alan oluşturur.
Duyguyu kabul etmek davranışı onaylamak anlamına da gelmez. Birinin öfkesini anlayabilir, öfkeyle yaptığı kırıcı davranışı ayrıca konuşabiliriz. Kaygısını ciddiye alabilir, kaygıya dayanan bütün tahminlerini gerçek kabul etmeyebiliriz. Bu ayrım, duygusal temas ile sınırsız onay arasındaki mesafeyi korur.
SOSYAL MEDYADA İYİ HAYAT YANILSAMASI
Sosyal medya, insanın yalnızca başkalarının hayatını gördüğü bir yer değildir. Aynı zamanda nasıl bir hayatın gösterilmeye değer olduğunu öğrendiği bir alan haline gelmiştir. Düzenli sabah rutinleri, üretken çalışma günleri, sağlıklı ilişkiler, kişisel dönüşümler, iyileşme hikayeleri ve kusursuz biçimde yönetilen krizler sürekli gözümüzün önünden geçer.
Elbette sosyal medyada herkes yalnızca mutlu görünmez. Son yıllarda kırılganlık, ruh sağlığı, yas ve tükenmişlik üzerine çok daha açık paylaşımlar da çoğaldı. Buna rağmen acının kendisinin bile zaman zaman düzgün bir hikayeye dönüştürülmesi beklenir. Zor dönem yaşanır, ders çıkarılır, sınırlar öğrenilir, eski benlik geride bırakılır ve daha güçlü bir versiyon ortaya çıkar.
Gerçek hayat çoğu zaman bu kadar temiz bir anlatı sunmaz. Bazı süreçler geri dönüşlüdür. İnsan aynı meseleyle yıllar sonra yeniden karşılaşabilir. Bir kayıp kişiyi hem güçlendirebilir hem de uzun süre kırılgan bırakabilir. Bir deneyimden bir şey öğrenmek, o deneyimin iyi olduğu anlamına gelmez.
Bu yüzden psikolojik gelişimi yalnızca “Önceden kötüydüm, sonra iyileştim.” çizgisiyle anlatmak dar bir çerçeve oluşturur. İnsan bazen ilerler, bazen geri döner, bazen olduğu yerde kalır. İyi oluş da kusursuz bir yükseliş grafiğinden çok yaşamın değişen koşullarına uyum sağlayabilme kapasitesine benzer.
HER ACININ BİR ANLAMI OLMAK ZORUNDA MI?
Zor zamanlarda anlam aramak insana yön duygusu verebilir. Bir hastalık, ayrılık ya da kayıp yıllar sonradan yaşamımızdaki bazı seçimleri yeniden değerlendirmemize yol açabilir. Bunun kişiye ait bir süreç olması önemlidir.
Kate Bowler’ın deneyimi bu konuda çarpıcı bir örnek sunar. Duke Üniversitesi’nde akademisyen olan Bowler, 35 yaşında evre dört kolon kanseri tanısı aldıktan sonra başarı, acı, inanç ve mutluluk üzerine daha önce taşıdığı bazı fikirleri sorgulamaya başladı. Everything Happens for a Reason and Other Lies I’ve Loved adlı kitabı da insanların felaket karşısında ne kadar hızlı açıklama ve teselli üretmeye çalıştığını anlatır. Bowler’ın sonraki çalışmaları, zorlayıcı deneyimlerin düzgün bir anlam hikayesine dönüştürülmesine yönelik kültürel isteği sorgulamayı sürdürmüştür.
Bu bakış umudu dışlamaz. Tam tersine, umudu hayatın gerçekliğine yaklaştırır. İnsan yaşadığı şeyden bir anlam çıkarabilir, bunun ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar verebilir. Bazı deneyimlerden yıllar sonra bir şey öğreniriz. Bazıları hala canımızı acıtır. Bazıları için ise “Bunun başıma gelmesini istemezdim.” demek, yeterince gerçek bir sonuçtur.
Acının mutlaka kişisel gelişim üretmesi gerektiği fikri, acı çeken kişinin sırtına yeni bir görev yükleyebilir. Önce yaşadığını taşıması, ardından bundan daha güçlü bir insan çıkarması beklenir. Oysa insanın her zor deneyimi verimli hale getirmesi gerekmediği gibi, mümkün de değildir.
PSİKOLOJİK SAĞLAMLIK: DEVAM ETMEK, DURMAK VE SINIRLARI FARK ETMEK
Toksik pozitifliğin güçlü olduğu alanlardan biri de psikolojik sağlamlık fikridir. Güçlü insan genellikle pes etmeyen, sorun ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın işlevini sürdüren biri olarak anlatılır. Böyle bir dayanıklılık kimi durumlarda gerçekten değerli olabilir. Başka durumlarda aynı tutum kişinin kendi sınırlarını görmesini zorlaştırabilir.
Simone Biles’ın Tokyo Olimpiyatları sırasında bazı yarışmalardan çekilmesi bu konuda sık hatırlanan örneklerden biri oldu. Dünyanın en başarılı jimnastikçilerinden biri, yaşadığı “twisties” nedeniyle zihniyle bedeninin hareket sırasında uyumunu kaybettiğini ifade etmişti. Jimnastik gibi havada yön duygusunun hayati önem taşıdığı bir spor dalında yarışmaya devam etmek fiziksel bir güvenlik riski de yaratıyordu. Biles’ın çekilme kararı, profesyonel sporda zihinsel sağlık ve performans beklentisi üzerine geniş bir tartışmaya yol açtı.
Bu örneğin önemi “vazgeçmenin her zaman doğru olması” gibi basit bir sonuca ulaşmasında değil, psikolojik esnekliğin özünü göstermesinde yatıyor. Bazen devam etmek değerlidir, bazen durmak. Bazen yardım istemek, bazen sınır koymak, bazen de bir süre için geri çekilmek gerekir.
Türkiye’de psikolojik esneklik üzerine yapılan araştırmalar da esnekliği psikolojik iyi oluş, yaşam doyumu ve çeşitli başa çıkma süreçleriyle ilişkili bir kavram olarak ele alıyor. Psikolojik sağlamlık, bilişsel esneklik ve duygu düzenleme arasındaki ilişkiler üzerine yapılan çalışmalar da benzer biçimde tek bir başa çıkma biçiminden çok uyum sağlayabilme kapasitesinin önemine işaret ediyor.
DUYGUYU KABUL ETMEK NE ANLAMA GELİR?
Duygulara alan açmak bazen yanlışlıkla duyguların kontrolü ele almasına izin vermek gibi anlaşılır. Oysa kabul daha sade bir hareketle başlar: Şu anda yaşadığım şeyin ne olduğunu görebilmek.
“Kaygılıyım.” demek, kaygının söylediği her şeye inanmak anlamına gelmez. “Öfkeliyim.” diyebilmek, öfkeyle davranmak zorunda olduğumuz anlamını taşımaz. “Çok üzgünüm.” cümlesi de sonsuza kadar üzgün kalacağımızı söylemez. Kabul, duyguyu değiştirmeden önce onun varlığını fark etmeye imkan verir.
Araştırmalar, olumsuz olarak değerlendirilen düşünce ve duyguları yargılamadan kabul etme eğiliminin daha iyi psikolojik uyumla ilişkili olabildiğini gösteriyor. Türkiye’deki psikolojik esneklik ve özşefkat çalışmalarında da kişinin içsel deneyimleriyle daha esnek bir ilişki kurabilmesinin ruh sağlığı göstergeleriyle anlamlı ilişkileri bulunmuştur.
Bu yaklaşım duyguların her birini saatlerce analiz etmeyi gerektirmez. Bazen “Bugün iyi değilim.” diyebilmek yeterlidir. Kendi deneyimini hemen düzeltmeye çalışmamak, kişinin neye ihtiyaç duyduğunu daha açık görebileceği küçük bir boşluk yaratabilir.
GERÇEKÇİ UMUT: ZORLUĞU GÖREREK GELECEĞE BAKMAK
Toksik pozitiflik eleştirisi insanı karamsarlığa mahkum etmez. Asıl mesele umudun hangi gerçeklik üzerine kurulduğudur.
“Her şey güzel olacak.” cümlesi bazen rahatlatıcıdır. Fakat geleceğe ilişkin elimizde olmayan bir garanti de verir. “Şu anda gerçekten zor bir dönemdesin, bu durumda yapabileceklerine birlikte bakabiliriz.” cümlesi ise hem bugünün güçlüğünü kabul eder hem de kişinin hareket alanını yok saymaz.
Gerçekçi umut, sonucun iyi olacağından emin olmak yerine belirsizlik içinde bazı imkanların hala var olduğunu görebilmektir. İnsan yardım isteyebilir, yeni bir yol deneyebilir, sınır koyabilir, bazı koşulları değiştirebilir. Değiştiremediği durumlarda ise kendi değerleri ve ihtiyaçları doğrultusunda nasıl yaşayabileceğine bakabilir.
Bu nedenle umut ile acı birbirinin rakibi olmak zorunda değildir. Aynı anda hem korkabilir hem de bir çıkış yolu arayabiliriz. Yas tutarken geleceğe dair küçük bir merak taşıyabiliriz. Yorulmuşken hayatımızda hala değer verdiğimiz şeylerin bulunduğunu hissedebiliriz.
Gerçekçi umut, “İyi düşünürsen iyi olur.” vaadinden daha mütevazidir. Tam da bu nedenle daha dayanıklı bir zemine sahiptir.
ACIYA EŞLİK ETMEK
Bir insanı desteklemek için mükemmel cümleyi bulmamız gerekmez. Bazen en iyi başlangıç, onun ihtiyacını merak etmektir:
“Bunu konuşmak mı istiyorsun, yoksa birlikte ne yapabileceğimize mi bakalım?”
Bu küçük soru önemli bir şeyi değiştirir. Yardımın biçimini destek veren kişi değil, yaşadığı deneyimin sahibi belirlemeye başlar.
“Bunun zor olduğunu görebiliyorum.”
“İstersen anlatabilirsin.”
“Şu anda sana nasıl destek olabilirim?”
“Bunu hemen çözmek zorunda değiliz.”
Bu ifadelerin gücü olağanüstü olmalarında değil, acele etmemelerinde bulunur. Karşımızdaki insanın duygusunu toplumsal olarak daha kabul edilebilir bir şeye dönüştürmeden onunla temas kurmaya çalışırlar.
Elbette bazen yapılabilecek somut şeyler vardır ve çözüm üzerine konuşmak gerekir. Yine de insan ilişkileri yalnızca sorun çözme alanları değildir. Bazen çözemediğimiz bir soruna rağmen kişinin yanında kalabilmek de anlamlı bir destektir.
İYİ HİSSETMENİN ÖTESİNDE: PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK SÜRECİNDE DUYGULAR
Psikolojik destek hakkında konuşurken sıklıkla “daha iyi hissetmek” ifadesi kullanılır. Bu anlaşılır bir beklentidir. Yoğun kaygının, uzun süren duygusal sıkıntının ya da kişinin gündelik yaşamını zorlaştıran belirtilerin hafiflemesi danışma sürecinin önemli hedefleri arasında bulunabilir.
Bunun yanında danışma odasında başka bir değişim de mümkündür: Kişinin duygularıyla kurduğu ilişkinin dönüşmesi. Kaygının hiç gelmemesini beklemek yerine geldiğinde onunla ne yapacağını öğrenmek, öfkeyi ortadan kaldırmaya çalışmak yerine hangi ihtiyaca ya da sınıra işaret ettiğini anlayabilmek, üzüntüyü hızla geride bırakmak yerine bir kaybın yasını tutabilmek…
Bu süreç kişinin çevresindeki koşulları da görünür hale getirebilir. Danışanın “neden yeterince güçlü olamadığına” odaklanmak yerine uzun süredir hangi yükleri taşıdığına, hangi ilişkiler içinde sustuğuna, kendisinden nelerin beklendiğine ve hangi alanlarda seçim imkanının daraldığına bakmak gerekebilir. Psikolojik danışmanlık yalnızca kişinin iç dünyasını düzenleyen bir alan olarak düşünüldüğünde yaşamın önemli bir parçası dışarıda kalır.
Amaç hayatın bütün zor duygularını temizlemek değil, kişinin kendi deneyimini daha iyi okuyabilmesine ve onun içinde daha fazla hareket alanı kurabilmesine yardımcı olmaktır.
HER ZAMAN İYİ HİSSETMEK ZORUNDA OLMADIĞIMIZ BİR HAYAT
Toksik pozitiflik üzerine konuşurken olumlu duyguları küçümsemek yanlış olur. Sevinç, umut, şükran, mizah ve iyimserlik zor zamanlarda insanı taşıyabilir. Bazen gerçekten iyi tarafından bakmaya ihtiyaç duyarız.
Başka zamanlarda ise iyi tarafı aramadan önce kötü olanın kötü olduğunu kabul etmek gerekir.
Bir kayıp acı verebilir. Bir haksızlık öfkelendirebilir. Gelecek belirsiz olduğunda korkabiliriz. Uzun süre başkalarına bakım vermek yorabilir. Çok istediğimiz bir hayatın içinde bile zaman zaman mutsuz olabiliriz.
İnsan olmanın duygusal gerçekliği bu çeşitlilikte bulunur.
Psikolojik iyi oluşu sürekli neşeli, sakin ve umutlu olmakla ölçtüğümüzde insan deneyiminin büyük bölümünü başarısızlıkla etiketlemiş etmiş oluruz. Daha gerçekçi bir bakış ise başka bir ihtimali mümkün kılar:
Duygularımızı seçemeyiz ama onlarla nasıl ilişki kuracağımızı öğrenebiliriz.
Bazı günler umut çiçeklenirken, bazı günler yalnızca günü tamamlamak mümkündür. Bazen yaşadığımız şeyin anlamını buluruz, bazen uzun süre bulamayız.
Belki gerçekçi umut tam da burada başlar. Hayatın zor taraflarını küçültmeden, kendi duygularımızı susturmadan, olanların nasıl sonuçlanacağını bilmeden yine de yaşamın içinde bize ait bir hareket alanı arayabilmekte.
Kaynakça
Bastian, B., Kuppens, P., Hornsey, M. J., Park, J., Koval, P. ve Uchida, Y. (2012). Feeling bad about being sad: The role of social expectancies in amplifying negative mood. Emotion, 12(1), 69–80.
Bowler, K. (2018). Everything Happens for a Reason: And Other Lies I’ve Loved. Random House.
Brown, L. S. (2010). Feminist Therapy. American Psychological Association.
de Rijk, S. J. (2025). Toxic positivity and epistemic injustice. Episteme.
Ford, B. Q., Lam, P., John, O. P. ve Mauss, I. B. (2018). The psychological health benefits of accepting negative emotions and thoughts: Laboratory, diary, and longitudinal evidence. Journal of Personality and Social Psychology, 115(6), 1075–1092.
Fredrickson, B. L. (2001). The role of positive emotions in positive psychology: The broaden-and-build theory of positive emotions. American Psychologist, 56(3), 218–226.
Gökkoruk, Y. ve Gündoğan, Y. (2025). Öz şefkat ve ruh sağlığı ilişkisinde psikolojik esnekliğin aracı rolü. Psikoloji Araştırmaları, 3(1), 23–39.
Gross, J. J. (1998). Antecedent- and response-focused emotion regulation: Divergent consequences for experience, expression, and physiology. Journal of Personality and Social Psychology, 74(1), 224–237.
Gross, J. J. ve John, O. P. (2003). Individual differences in two emotion regulation processes: Implications for affect, relationships, and well-being. Journal of Personality and Social Psychology, 85(2), 348–362.
Hayes, S. C., Strosahl, K. D. ve Wilson, K. G. (2012). Acceptance and Commitment Therapy: The Process and Practice of Mindful Change (2. baskı). Guilford Press.
Hochschild, A. R. (1983). The Managed Heart: Commercialization of Human Feeling. University of California Press.
Kashdan, T. B. ve Rottenberg, J. (2010). Psychological flexibility as a fundamental aspect of health. Clinical Psychology Review, 30(7), 865–878.
Mauss, I. B., Tamir, M., Anderson, C. L. ve Savino, N. S. (2011). Can seeking happiness make people unhappy? Paradoxical effects of valuing happiness. Emotion, 11(4), 807–815.
Mutlu, S. ve Tasa, H. (2022). Psikolojik esneklik, kişilerarası reddedilme duyarlılığı ve yaşam doyumu arasındaki ilişki. Aydın İnsan ve Toplum Dergisi, 8(1), 41–68.
Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101.
Seçim, G. (2020). Bilişsel esneklik ve duygu düzenleme özelliklerinin psikolojik sağlamlık üzerine etkisi. Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, 18(2), 505–524.
Ulubay, G. ve Güven, M. (2022). Kabul ve Kararlılık Terapisi ve psikolojik esneklik ile ilgili araştırmaların incelenmesi. The Journal of International Lingual Social and Educational Sciences, 8(2), 92–101.
