YETİŞKİNLİKTE YALNIZLIK: İLİŞKİLER, AİDİYET ve DEĞİŞEN HAYATLAR

Yalnızlık bazen sessiz bir evde belirginleşir. Bazen de kalabalık bir sofrada, uzun süredir devam eden bir evlilikte, arkadaşlarla geçirilen bir akşamda ya da gün boyunca onlarca kişiyle konuşulan bir iş yerinde hissedilir. İnsanların varlığı ile onlarla kurduğumuz bağın niteliği her zaman birbirine denk düşmez. Bu nedenle yalnızlık, çevremizde kaç kişinin bulunduğundan çok daha fazlasını anlatır.

Yetişkinlik ilerledikçe ilişkiler de hayatla birlikte biçim değiştirir. Bir zamanlar neredeyse her gün görüştüğümüz arkadaşlarımız başka şehirlere taşınabilir. İş yaşamı zamanımızın büyük bölümünü alabilir. Evlilik, ebeveynlik, boşanma, bakım sorumlulukları, ekonomik güçlükler ya da sağlık sorunları sosyal hayatımızın düzenini değiştirebilir. Bazı ilişkiler yavaşça seyrekleşirken bazıları sona erer, yenilerini kurmak ise gençlik yıllarındaki kadar kendiliğinden gerçekleşmeyebilir.

Bütün bunların içinde yalnızlık kimi zaman bir kaybın ardından gelir, kimi zaman yıllar içinde fark edilmeden yerleşir. Kimi zaman da insanın hayatında pek çok kişi vardır ama konuşmak istediği şeyi konuşabileceği, zorlandığında arayabileceği ya da yanında kendisi gibi hissedebileceği birini bulması güçleşmiştir.

Yetişkinlikte yalnızlığı anlamak bu yüzden insanın sosyal çevresine bakmanın yanında; ilişkilerinin nasıl değiştiğine, hangi bağlara ihtiyaç duyduğuna ve içinde yaşadığı koşulların bu bağları kurmasına ne kadar imkan verdiğine bakmayı da gerektirir.

YALNIZLIK HER ZAMAN TEK BAŞINA OLMAK MIDIR?

Psikoloji araştırmalarında yalnızlık çoğunlukla kişinin sahip olduğu ilişkiler ile ihtiyaç duyduğu ilişkiler arasındaki uyumsuzluk üzerinden ele alınır. Bu yaklaşım önemli bir ayrım yapmamızı sağlar: Bir insan günün büyük bölümünü tek başına geçirip bundan hoşnut olabilirken başka biri geniş bir sosyal çevrenin içinde yoğun bir yalnızlık yaşayabilir.

Robert Weiss’ın klasik çalışmaları yalnızlığın farklı biçimlerine dikkat çeker. Duygusal yalnızlık, yakınlık ve güven duyulan bir ilişkinin eksikliğiyle bağlantılıdır. Sosyal yalnızlık ise kişinin kendisini bir grubun, topluluğun ya da sosyal çevrenin parçası olarak hissedememesiyle ilişkilidir. Bir insanın arkadaşları olduğu halde duygusal olarak yakın hissettiği kimse bulunmayabilir. Başka biri çok yakın olduğu bir kişiye sahipken kendisini ait hissedeceği daha geniş bir çevreye özlem duyabilir.

Bu ayrım, yalnızlığı anlamaya çalışırken “Kaç arkadaşın var?” sorusunun neden yetersiz kalabileceğini gösterir. Daha anlamlı sorular başkadır. 

Kimin yanında rahatça kendiniz olabiliyorsunuz?

Sevincinizi kiminle paylaşmak istiyorsunuz?

Zor bir günün sonunda kimi arayabilirsiniz?

Bir topluluğun içinde kendinize yer bulabildiğinizi hissediyor musunuz?

Yalnızlığın kişiden kişiye farklı görünmesinin nedenlerinden biri de ihtiyaç duyduğumuz yakınlığın farklı olmasıdır. Her insan aynı sıklıkta görüşmeye, aynı büyüklükte arkadaş çevresine ya da aynı biçimde duygusal paylaşıma ihtiyaç duymaz. Önemli olan, kişinin yaşamındaki ilişkilerin kendi yakınlık ve aidiyet ihtiyacını ne ölçüde karşılayabildiğidir.

YETİŞKİNLİKTE İLİŞKİLER NEDEN SEYREKLEŞİR?

Çocukluk ve gençlik yıllarında ilişkilerin gelişmesini kolaylaştıran önemli bir şey vardır: Tekrar. Aynı sınıfa girer, aynı koridordan geçer, aynı kampüste dolaşır, benzer saatlerde aynı insanlarla karşılaşırız. Arkadaşlıkların bir kısmı özel bir çaba göstermeden, gündelik hayatın bu tekrarları içinde büyür.

Yetişkinlikte ise hayatın düzeni değişir. İşe gider, eve döner, alışveriş yapar, ev işleriyle ilgilenir, çocuklara ya da aile büyüklerine bakım veririz. Arkadaşlarla geçirilen zaman, çoğunlukla takvime yerleştirilmesi gereken bir etkinliğe dönüşür. “Bir ara görüşelim.” cümlesi iyi niyetle söylenir ve aylar geçebilir.

Bu değişimin önemli sonuçlarından biri, ilişkinin sürmesinin daha fazla emek istemesidir. Birinin araması, mesaj yazması, buluşma önermesi, zaman ayırması gerekir. Üstelik bütün bunlar insanların iş yüklerinin, ekonomik imkanlarının, aile sorumluluklarının ve enerjilerinin birbirinden oldukça farklı olduğu bir dönemde gerçekleşir.

Yalnızlığın bazı biçimleri tam da burada, büyük bir kopuştan çok küçük eksilmelerin birikmesiyle oluşur. Önce haftalık görüşmeler ayda bire iner, sonra özel günlerde mesajlaşmaya dönüşür. Bir süre sonra insan, hayatında kötü bir şey olduğunda kime telefon edeceğini düşünürken eskisinden daha uzun süre duraksadığını fark edebilir.

YETİŞKİNLİKTE ARKADAŞLIKLAR NASIL DEĞİŞİR?

Yetişkinlerin yakınlık ihtiyacı konuşulurken romantik ilişkiler ve aile bağları geniş bir yer kaplar. Oysa arkadaşlıklar da psikolojik iyilik hali, aidiyet ve sosyal destek açısından yaşamın temel ilişkilerinden biridir.

Arkadaşlıkların kendine özgü bir kırılganlığı vardır. Evlilik, ebeveynlik ya da akrabalık gibi kurumsal ve toplumsal olarak tanımlanmış bağlara kıyasla, arkadaşlıkların nasıl sürdürüleceğine ilişkin daha az kural bulunur. İki arkadaş birbirinden uzaklaştığında bunun için bir ayrılık konuşması yapılmayabilir. Çoğu arkadaşlık kavga ederek bitmez; görüşmeler azalır ve ilişki sessizce başka bir şeye dönüşür.

Bu durum arkadaş kayıplarının üzüntüsünü adlandırmayı da zorlaştırabilir. Uzun yıllar hayatımızda bulunan biriyle artık konuşmuyor olmak gerçek bir kayıp yaratabilir. Fakat çevremiz bu kaybı bir ayrılık ya da ölüm kadar görünür biçimde tanımadığı için kişinin yaşadığı üzüntü de çoğu zaman kendisine kalır.

Yetişkinlikte yeni arkadaşlık kurmak da zaman ve emek ister. Yakınlık genellikle tek bir derin sohbetten çok; tekrarlanan karşılaşmaların, küçük paylaşımların ve zaman içinde oluşan güvenin sonucudur. Gençlikte okulun sağladığı bu tekrarları, yetişkinlikte kendimiz oluşturmak zorunda kalabiliriz.

HAYATLA BİRLİKTE DEĞİŞEN SOSYAL ÇEVRE

Bazı yaşam dönemleri sosyal dünyamızı beklediğimizden daha geniş ölçüde değiştirir. Başka bir şehre taşınmak bunun açık örneklerinden biridir. Fakat daha az görünür geçişler de benzer sonuçlar yaratabilir.

Ebeveyn olan biri, daha önce kolaylıkla katıldığı buluşmalara artık zaman ayıramayabilir. Yoğun bakım sorumluluğu üstlenen bir kişi sosyal çevresinden giderek uzaklaşabilir. İşini kaybeden biri, iş arkadaşlarıyla birlikte günlük sosyal temaslarının önemli bir bölümünü de kaybedebilir. Emeklilik, çocukların evden ayrılması veya uzun süren bir hastalık da yıllardır alışılmış sosyal düzeni değiştirebilir.

Boşanma bunun özellikle çarpıcı örneklerinden biridir. Ayrılık iki kişi arasındaki ilişkinin sona ermesinin ötesinde; ortak arkadaşlıkların, aile ilişkilerinin, hafta sonu alışkanlıklarının ve sosyal mekanların yeniden düzenlenmesini beraberinde getirebilir. Kişi eşinden ayrılırken, yıllardır parçası olduğu bir sosyal dünyanın da dışında kalabilir. Bu nedenle boşanma sonrasındaki yalnızlık bazen özlenen kişiden çok, kaybolan hayat düzeni ve aidiyet duygusuyla ilgilidir.

Yaşam geçişlerinin ardından “Eskiden böyle değildim.” diye düşünmek bu yüzden yanıltıcı olabilir. Kişinin ilişki kurma kapasitesi aynı kalmış olsa bile, ilişki kurduğu ortamların büyük bölümü değişmiş olabilir.

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLIK

Yalnızlığın belki de en zor anlatılan biçimlerinden biri, insanlarla çevriliyken yaşanandır. Çünkü dışarıdan bakıldığında eksik görünen hiçbir şey olmayabilir.

Uzun süredir devam eden bir ilişkide iki insan gündelik hayatı birlikte sürdürebilir; faturaları konuşabilir, çocuklarla ilgilenebilir, akşam aynı masaya oturabilir. Buna rağmen biri diğerinin iç dünyasına uzun zamandır ulaşamıyorsa ilişkinin içinde yoğun bir yalnızlık oluşabilir. Benzer bir durum ailelerde ve arkadaş gruplarında da yaşanabilir. İnsan konuşur, güler, planlara katılır ama kendisi için önemli olan konuları açabileceği bir alan bulamaz.

Buradaki mesele çoğu zaman temasın sayısından çok karşılıklılıktır. Dinlendiğimizi, merak edildiğimizi, önemsendiğimizi ve ilişkide kendimize yer bulabildiğimizi hissetmek yakınlığın temel parçaları arasındadır.

Sofia Coppola’nın Lost in Translation filminde Charlotte ve Bob’un karşılaşması bu deneyime iyi bir örnek sunar. İkisi de bütünüyle sosyal hayattan kopmuş kişiler değildir; hayatlarında eşleri, işleri ve başka insanlar vardır. Buna rağmen kendilerini anlaşılmadıkları bir dönemin içinde bulurlar. Aralarında gelişen yakınlığın etkileyici tarafı büyük olaylardan çok, birbirlerini duyabilmeleridir. Film böylece yalnızlığın fiziksel mesafeden çok, anlamlı temasın yokluğunda nasıl belirginleşebildiğini gösterir.

DİJİTAL BAĞLANTILAR YALNIZLIĞI AZALTIR MI?

Bugün ilişkilerin önemli bir bölümü ekranlarda geçiyor. Başka şehirlerde ve ülkelerde yaşayan insanlarla bağlarımızı koruyabiliyor, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızın hayatından haberdar olabiliyor, ortak ilgi alanları üzerinden yeni topluluklara ulaşabiliyoruz. Özellikle hareket kabiliyeti sınırlı kişiler veya yakın çevresinde kendisiyle benzer deneyimleri paylaşan insanlara ulaşamayanlar için dijital ortamlar önemli sosyal imkanlar sağlayabiliyor.

Ancak çevrimiçi temasların sayısı ile hissedilen yakınlık arasında doğrusal bir ilişki bulunmaz. Gün boyunca mesaj almak, birçok kişinin hayatını takip etmek ve sürekli bildirim görmek, ihtiyaç duyduğumuz karşılıklılığı her zaman sağlamayabilir. Hatta başkalarının sosyal hayatlarının seçilmiş kesitlerine sürekli maruz kalmak, kişinin kendi yalnızlığını daha görünür hissetmesine yol açabilir.

Bu nedenle dijital ilişkileri değerlendirirken kullanılan platformdan çok, orada nasıl bir ilişki kurulduğuna bakmak daha anlamlıdır. Bazen gece yarısı gönderilen samimi bir mesaj, kilometrelerce uzaktaki iki insan arasındaki bağı korur. Bazen de yüzlerce etkileşim, insanın konuşacak birini aradığı bir akşam oluşan boşluğu dolduramaz.

YALNIZLIK UZUN SÜRDÜĞÜNDE İLİŞKİLER NASIL ETKİLENİR?

Uzun süren yalnızlığın güç taraflarından biri, zamanla yeni ilişkiler kurmayı da zorlaştırabilmesidir. İnsan sosyal temaslardan uzaklaştıkça reddedilmeye karşı daha hassas hale gelebilir. Belirsiz bir davranışı olumsuz yorumlamak, bir davete katılmamak, “nasıl olsa beni istemezler” diye düşünmek veya yeni bir ortamda kendisini daha fazla gözlemlemek olağan hale gelebilir.

Böylece can sıkıcı bir döngü oluşabilir. Yakınlığa ihtiyaç duyan kişi incinmekten korunmak için geri çekilir, geri çekildikçe yeni ve olumlu ilişki deneyimlerinin ortaya çıkma ihtimali azalır. Bir süre sonra yalnızlık, kişinin kendisi hakkındaki düşüncelerini de karıştırabilir. “İnsanlarla ilişki kuramıyorum.”, “Kimse beni gerçekten istemiyor.” ya da “Bu yaştan sonra yakın arkadaş edinilmez.” gibi yargılar güçlenebilir.

Bu noktada kişiyi daha fazla çaba göstermeye çağırmak çoğu zaman yaşanan güçlüğü anlamaya yetmez. Geri çekilmenin ardında geçmiş ilişkilerde yaşanan incinmeler, sosyal kaygı, utanç, uzun süreli dışlanma deneyimleri veya tekrar reddedilmekten korunma isteği bulunabilir. Yeniden bağ kurabilmek için önce bu deneyimlerin görülmesi gerekebilir.

KADINLAR ve ERKEKLER YALNIZLIĞI AYNI ŞEKİLDE Mİ YAŞAR?

İlişki kurma biçimlerimiz yalnızca kişisel tercihlerimizle şekillenmez. Çocukluktan itibaren kadınlara ve erkeklere yakınlık, duygular ve bakım konusunda farklı beklentiler aktarılır.

Kadınlardan çoğu kültürde ilişkilerin sürekliliğini sağlayan kişi olmaları beklenir. Aile üyelerini aramak, özel günleri hatırlamak, arkadaşlıkları sürdürmek, çocukların sosyal ilişkilerini düzenlemek ve yakınların duygusal ihtiyaçlarını takip etmek görünmeyen bir ilişki emeği yaratır. Bu emek güçlü sosyal bağların kurulmasını destekleyebilirken, aynı zamanda kişinin kendi ihtiyaçlarının geri planda kalmasına da yol açabilir. Çevresindeki birçok insanla ilgilenen bir kadın, kendisi zorlandığında aynı ölçüde bakım ve ilgi görmediğini fark edebilir.

Erkekler açısından farklı bir güçlük ortaya çıkabilir. Erkeklik normlarının duygusal açıklığı, yardım istemeyi ve kırılganlık göstermeyi sınırladığı kültürel ortamlarda yakın ilişkilerin önemli bölümü eş üzerinden kurulabilir. Partner kaybı, boşanma veya eşin ölümü bu nedenle yalnızca romantik ilişkinin kaybını değil, kişinin temel duygusal paylaşım alanının kaybını da beraberinde getirebilir.

Burada sorulması gereken önemli bir soru vardır:

Bir insanın yalnızlığına bakarken hangi ilişkileri kurabildiğinin yanı sıra, hangi ilişkileri kurmasına izin verildiğine, hangi bakım görevlerini üstlendiğine ve yakınlığın onun için nasıl toplumsallaştırıldığına da bakıyor muyuz?

YALNIZLIĞI SADECE BİREYSEL BİR SORUN OLARAK GÖRMEMEK

Yalnızlık için verilen öneriler çoğu zaman bireyin davranışlarına yönelir. Dışarı çıkmak, yeni insanlarla tanışmak, bir gruba katılmak, arkadaşları aramak… Bunların her biri bazı insanlar için yararlı olabilir. Fakat ilişki kurmanın maddi ve toplumsal koşulları da vardır.

Uzun saatler çalışan birinin sosyal ilişkilere ayırabileceği zamanı düşünelim. Gelirinin önemli bölümünü temel ihtiyaçlarına harcayan birinin sosyal etkinliklere erişimiyle ekonomik açıdan daha rahat birinin imkanları aynı olmayacaktır. Küçük çocuğu olan, yaşlı bir yakınına bakım veren veya erişilebilir ulaşım imkanları sınırlı bir kişinin sosyal yaşamı da yalnızca isteğine bağlı biçimde düzenlenemez.

Kentlerin yapısı bile burada önem kazanır. İnsanların para harcamadan bulunabilecekleri, güvenli biçimde vakit geçirebilecekleri, birbirleriyle tekrar tekrar karşılaşabilecekleri ortak alanların varlığı sosyal bağların oluşmasını kolaylaştırır. Yalnızlığı bütünüyle kişisel beceriler üzerinden açıklamak, bütün bu koşulları görünmez hale getirir.

Bağ kurabilmek için istek kadar zaman, enerji, erişilebilir mekanlar ve başkalarıyla karşılaşma fırsatları da gerekir.

HER TEK BAŞINALIK YALNIZLIK MIDIR?

Yalnızlığın güçlüklerinden söz ederken tek başına geçirilen zamanı başlı başına sorun haline getirmemek gerekir. İnsan bazen yalnız kalmak ister. Gürültüden uzaklaşmak, düşünmek, dinlenmek, üretmek veya herhangi birine uyum sağlamak zorunda olmadan kendi ritminde yaşamak iyi gelebilir.

Seçilmiş tek başınalık ile istenmeyen yalnızlık arasındaki önemli farklardan biri burada ortaya çıkar. Birinde insan kendi alanına çekilirken ilişkilerinin ulaşılabilir olduğunu bilir. Diğerinde ise ihtiyaç duyduğu bağa ulaşamadığını hisseder.

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda eserindeki “oda” fikri bu açıdan ilginçtir. Woolf’un meselesi doğrudan psikolojik yalnızlık olmasa da kadınların düşünmek ve üretmek için kendilerine ait zamana, mekana ve maddi imkanlara ihtiyaç duymalarını güçlü biçimde görünür kılar. Bazen kapıyı kapatabilmek de psikolojik bir ihtiyaçtır; önemli olan, kapıyı yeniden açtığımızda ilişki kurabileceğimiz bir dünyanın bulunmasıdır.

YENİDEN BAĞ KURMAK

Yetişkinlikte yeni bir ilişki kurmak bazen cesaret isteyen küçük hareketlerle başlar. Uzun zamandır görüşülmeyen bir arkadaşa mesaj göndermek, düzenli olarak aynı insanların bulunduğu bir ortama gitmek, ortak bir ilgi alanının etrafında buluşmak veya bir daveti kabul etmek ilk anda büyük değişimler yaratmayabilir. Yakınlık çoğu zaman böyle küçük karşılaşmaların zaman içinde birikmesiyle gelişir.

Burada süreklilik özellikle önemlidir. Bir etkinliğe bir kez katılıp kimseyle yakınlaşamamak başarısızlık anlamına gelmez. İnsanların birbirlerine alışmaları, güven duymaları ve ortak bir geçmiş oluşturmaları zaman alır. Yetişkinlikte arkadaşlıkların daha zor kurulmasının nedenlerinden biri de bu zamanı yaratmanın güçleşmesidir.

Bazen yeniden bağ kurma sürecinin başlangıç noktası yeni insanlar da olmayabilir. Hayatın yoğunluğu içinde uzaklaşılmış ancak hala karşılıklı sıcaklığın bulunduğu ilişkiler yeniden canlanabilir. Her eski ilişkiyi sürdürmek gerekmez, fakat bazıları düşündüğümüzden daha ulaşılabilir olabilir.

Yalnızlık uzun süredir devam ediyor, kişinin kendisi hakkındaki düşüncelerini ağırlaştırıyor veya ilişkilere yaklaşmasını giderek zorlaştırıyorsa, psikolojik danışmanlık süreci bu deneyimi anlamak için bir alan sağlayabilir. Buradaki amaç kişiye daha sosyal olmayı öğretmekten çok; yakınlık kurmayı güçleştiren örüntüleri, geçmiş deneyimleri ve bugünkü ihtiyaçları birlikte anlamaktır.

YALNIZLIK BİR İLİŞKİ İHTİYACINI ANLATTIĞINDA

Yetişkinlik boyunca ilişkilerimizin biçimi değişir. Bazı insanları kaybeder, bazılarıyla uzaklaşır, yeni insanlarla tanışırız. Bazen hayatımızdaki kişiler aynı kalırken onlarla kurduğumuz ilişkinin niteliği değişir. Bazen de kendimiz değişir ve yıllar önce bize yeterli gelen ilişkilerin bugün başkalaşan ihtiyaçlarımıza karşılık vermediğini fark ederiz.

Yalnızlık bu değişimlerin içinde önemli bir şey söyleyebilir. Yakınlığa, karşılıklılığa, görülmeye, paylaşmaya veya bir yere ait hissetmeye duyduğumuz ihtiyacı görünür hale getirebilir. Bu ihtiyacın nasıl karşılanacağı ise herkes için aynı olmayacaktır.

Belki de yetişkinlikte bağ kurmanın en zor taraflarından biri, ilişkilerin artık kendiliğinden hayatımıza yerleşmesini bekleyememektir. Zaman ayırmak, yaklaşmak, bazen ilk mesajı göndermek, bazen bir ilişkinin artık bize iyi gelmediğini kabul etmek gerekir. Bunun yanında içinde yaşadığımız koşulların bize ne kadar alan bıraktığını da hesaba katmak gerekir.

İnsan hayatı boyunca başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde değişir. Yakınlık da bir kez kurulup tamamlanan bir şey değildir, hayatla birlikte yeniden biçimlenir. Yalnızlığın işaret ettiği ihtiyaçları fark etmek, hangi bağların özlendiğini anlamak ve bunlara doğru küçük ama gerçek adımlar atabilmek, yeniden ilişki kurmanın başlangıçlarından biri olabilir.

KAYNAKÇA

Cacioppo, J. T. & Patrick, W. (2008). Loneliness: Human Nature and the Need for Social Connection. W. W. Norton & Company.

Cacioppo, J. T. & Hawkley, L. C. (2009). Perceived social isolation and cognition. Trends in Cognitive Sciences, 13(10), 447–454.

Hawkley, L. C. & Cacioppo, J. T. (2010). Loneliness matters: A theoretical and empirical review of consequences and mechanisms. Annals of Behavioral Medicine, 40, 218–227.

Holt-Lunstad, J. (2021). The major health implications of social connection. Current Directions in Psychological Science, 30(3), 251–259.

Qualter, P., Vanhalst, J., Harris, R., Van Roekel, E., Lodder, G., Bangee, M., Maes, M. & Verhagen, M. (2015). Loneliness across the life span. Perspectives on Psychological Science, 10(2), 250–264.

Weiss, R. S. (1973). Loneliness: The Experience of Emotional and Social Isolation. MIT Press.

Woolf, V. (1929). A Room of One’s Own. Hogarth Press.