HAYIR DİYEBİLMENİN PSİKOLOJİSİ: SINIRLAR, SUÇLULUK ve İLİŞKİLER

Bir arkadaşınız hafta sonu sizden yardım istiyor. Haftayı yorucu geçirmişsiniz, evde kalıp dinlenmek istiyorsunuz. Yine de ağzınızdan “tamam” sözcüğü çıkıyor. İşyerinde zaten yetiştirmekte zorlandığınız görevlerin üzerine yeni bir sorumluluk ekleniyor. İtiraz etmek aklınızdan geçiyor, sonra yöneticinizin sizi isteksiz ya da yetersiz bulabileceğini düşünüp kabul ediyorsunuz. Ailenizden biri sizden bir şey rica ettiğinde ise mesele yalnızca zamanınızın olup olmamasıyla sınırlı kalmıyor; reddederseniz kırılacağını, aranızın bozulacağını ya da sizi düşüncesiz bulacağını hesaba katıyorsunuz.

Bazen hayır diyebiliyoruz ama konuşma bittikten sonra zihnimiz çalışmaya devam ediyor. Söylediğimiz cümleyi yeniden düşünüyor, ses tonumuzu tartıyor, karşı tarafın yüzündeki ifadeyi hatırlıyoruz. “Acaba kaba mı oldum?”, “Biraz daha anlayışlı davranabilir miydim?”, “Beni bencil buldu mu?” soruları, birkaç saniyelik bir konuşmayı uzun bir iç muhasebeye dönüştürebiliyor.

Bu nedenle hayır diyebilme meselesini yalnızca doğru cümleyi kurmayı öğrenmek üzerinden ele almak yeterli olmaz. Hayır, gündelik dilde kısa bir kelime olsa da psikolojik olarak aidiyet, kabul görme, özdeğer, çatışma, bakım verme, sorumluluk ve güç gibi pek çok alanla bağlantılıdır. Kime hayır dediğimiz, hangi koşullarda söylediğimiz, geçmişte itiraz ettiğimizde nasıl karşılandığımız ve ilişkiler içinde kendimize ne kadar yer açabildiğimiz bu kelimenin taşıdığı ağırlığı değiştirir.

Bazı insanlar için hayır demek sıradan bir tercihi bildirmektir. Bazıları için ise ilişkiyi riske atmak, sevilen kişi olma konumundan vazgeçmek ya da yıllardır üstlendiği bir rolü bozmak kadar ciddi hissedilebilir.

İLİŞKİDE KALMAK İÇİN EVET DEMEK

İnsanın başkalarıyla ilişki kurma ihtiyacı duyması yalnızca duygusal bir tercih değildir. Aidiyet kurma ve yakın ilişkiler içinde kabul görme ihtiyacı insan davranışının temel belirleyicilerinden biridir. Sosyal psikoloji araştırmaları, dışlanmanın ve reddedilmenin ruhsal deneyim üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu uzun zamandır gösteriyor. Bu nedenle çevremizdekilerin bizden memnun olmasını istememiz, onların ihtiyaçlarını önemsememiz veya zaman zaman kendi planlarımızı değiştirmemiz son derece anlaşılırdır.

Sorun, ilişkinin devamını kendi isteklerimizden sürekli vazgeçmeye bağladığımızda ortaya çıkar. Bir arkadaşın hayal kırıklığı yaşaması, eşin kızması ya da aileden birinin hoşnutsuzluğu zihnimizde ilişkinin tamamına yönelik bir tehdide dönüşebilir. “Bunu yapmak istemiyorum.” demek, “Seni önemsemiyorum.” anlamına gelmediği halde kişi iç dünyasında bu ikisini birbirine yaklaştırabilir.

Reddedilmeye karşı hassasiyet burada önemli bir rol oynar. Geçmiş ilişkilerinde sevgiyi, ilgiyi ya da kabulü koşullu biçimde deneyimleyen biri için karşısındakini memnun etmek yalnızca nezaket meselesi olmayabilir; ilişkide kalmanın yolu haline gelebilir. Çocuklukta itiraz ettiğinde küslükle, öfkeyle, küçümsenmeyle ya da duygusal geri çekilmeyle karşılaşan bir yetişkinin yıllar sonra sınır koyarken zorlanması şaşırtıcı değildir.

Üstelik bu süreç her zaman açık düşüncelerle ilerlemez. Kişi “Hayır dersem beni terk eder.” diye düşünmeyebilir. Daha çok bedensel bir gerilim, yoğun bir huzursuzluk veya hemen açıklama yapma ihtiyacı hisseder. Bu rahatsızlığı azaltmanın en kolay yolu da çoğu zaman evet demektir.

O an için çatışma önlenir, ilişki güvende görünür. Fakat gözardı edilen sınır daha sonra yorgunluk, öfke ya da geri çekilme biçiminde yeniden ortaya çıkabilir.

KENDİ SESİNİ YENİDEN DUYMAK

Hayır diyemeyen herkes aslında ne istediğini biliyor değildir. Bazı insanlar sınırını fark eder fakat dile getiremez. Bazıları ise uzun süredir başkalarının beklentilerine göre hareket ettiği için kendi tercihlerini ayırt etmekte zorlanır. Bu ayrım önemlidir. Çünkü “Daha net konuşmalısın.” önerisi, ne istediğini henüz bilmeyen biri için sürecin çok ilerisinden verilmiş bir tavsiyedir.

Bir çocuk aile içinde uyumluluğu sayesinde takdir görmüş olabilir. Yetişkinlerin duygularını gözetmesi beklenmiş, kızgınlığını göstermesi hoş karşılanmamış, “sorun çıkarmayan çocuk” olması övülmüş olabilir. Bu deneyimlerle ilişki kurmayı öğrenmiş olan kişi, zamanla çevresindekilerin ne hissettiğini çok iyi okurken kendi ihtiyaçlarını daha az fark etmeye başlayabilir.

Yetişkinlikte bunun oldukça sıradan karşılıkları vardır. Yemek için nereye gitmek istediği sorulduğunda “Fark etmez.” der. Tatil planında herkesin isteğine uyum sağlar. Bir ilişkide hoşlanmadığı davranışları ancak uzun süre biriktikten sonra fark eder. İşyerinde kapasitesini aşan görevleri üstlenir, sonra neden bu kadar öfkeli ve yorgun olduğunu anlamakta zorlanır.

Dana Jack’in kadınların depresyon deneyimleri üzerinden geliştirdiği çalışmasında ortaya koyduğu “kendini susturma” yaklaşımı bu noktada önemlidir. Kişi ilişkiyi koruyabilmek için düşüncelerini, ihtiyaçlarını ve öfkesini geri çekebilir. Dışarıdan uyumlu görünen bu düzen, içeride giderek büyüyen bir yabancılaşmaya dönüşebilir ve ruh sağlığına zarar verebilir.

Bu nedenle hayır diyebilmenin ilk aşaması bazen hayır kelimesiyle başlamaz. Önce insanın kendi sesini yeniden duyması gerekir:

“Ben burada ne istiyorum?”

“Neye gerçekten gücüm var?” 

“Neyi isteyerek yapıyorum, neyi yalnızca karşımdaki üzülmesin diye kabul ediyorum?”

UYUMLU, FEDAKAR VE HER ZAMAN ULAŞILABİLİR OLMAK

Yardım etmek, fedakarlık göstermek ve gerektiğinde kendi rahatından vazgeçmek insan ilişkilerinin değerli parçalarıdır. Yakınlık yalnızca bireysel haklarımızı koruyarak kurulmaz. Karşılıklılık ve bakım verme de ilişkiyi besler. Sorun, bakımın sürekli aynı kişiden beklenmesiyle başlar.

Bazı insanlar çevrelerinde zamanla belirli bir rolle tanınırlar. Herkesin derdini dinleyen kişi, ailede sorunları çözen kişi, işyerinde eksikleri tamamlayan kişi, organizasyonu yapan kişi, son anda yardım istenebilecek kişi… Bu roller çoğu zaman olumlu özelliklerle ilişkilendirilir. Güvenilir, anlayışlı, güçlü veya fedakar olmak takdir edilir.

Ne var ki insan kendisine verilen bu rolün dışına çıkmak istediğinde yalnızca kendi davranışı değişmez. Çevresinin alıştığı düzen de sarsılır.

Her zaman telefonu açan kişi bir gün açmadığında tepki görebilir. Ailede bütün organizasyonları üstlenen kadın artık bunu yapmak istemediğini söylediğinde “Ne oldu sana?” sorusuyla karşılaşabilir. İşyerinde fazladan görevleri sessizce alan çalışan sınır koymaya başladığında daha önce normal kabul edilen iş yükü birden görünür hale gelir.

Bu nedenle hayır demek bazen tek bir talebi reddetmek değildir. Kişinin kendisine biçilen rolü yeniden müzakere etmeye başlamasıdır.

HAYIR DEMEYİ ÖĞRENİRKEN: SINIRLAR VE SUÇLULUK

Hayır diyebilmenin en zor kısmı çoğu zaman o kelimeyi söylemek değildir. Ardından gelen suçlulukla yola devam edebilmektir.

Suçluluk önemli bir duygudur. Başkasına zarar verdiğimizde, kendi değerlerimize aykırı davrandığımızda ya da sorumluluğumuzu ihmal ettiğimizde davranışımızı gözden geçirmemize yardımcı olabilir. Fakat her suçluluk duygusu hissettiğimizde gerçekten yanlış bir şey yaptığımız söylenemez.

Uzun yıllar başkalarının ihtiyaçlarına öncelik vermiş biri, ilk kez kendi programını koruduğunda huzursuz olabilir. Daha önce ailesinin bütün taleplerine karşılık veren yetişkin çocuk, bir pazar gününü kendisine ayırdığında kendini kötü hissedebilir. İş arkadaşlarının yükünü de taşıyan biri, yeni görevi reddettiğinde “yardımsever biri” olmaktan çıktığını düşünebilir.

Burada yeni davranış ile eski kimlik arasında bir gerilim ortaya çıkar. Kişi kendisini “kimseyi kırmayan”, “her zaman yardım eden” veya “sorun çıkarmayan” biri olarak tanımlıyorsa hayır demek yalnızca davranışı değiştirmez. Kendisi hakkında kurduğu hikayeyi de sarsar.

Bu yüzden sınır koyduktan sonra duyulan rahatsızlık kimi zaman yapılan şeyin yanlışlığından çok, yeni davranışın henüz tanıdık olmamasından kaynaklanır.

Suçluluğu hemen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine ona biraz daha yakından bakmak işe yarayabilir.

“Gerçekten birine haksızlık mı yaptım?” 

“Bir sorumluluğu ihmal mi ettim? Yoksa yalnızca benden beklenen bir rolü yerine mi getirmedim?”

“Başkasının sorumluluğunu üstlenmeyi reddetmem ile kendi sorumluluğumu ihmal etmem aynı şey mi?”

Bu soruların cevapları arasındaki fark, sınır koyma sürecinin önemli bir parçasıdır.

TOPLUMSAL ROLLERİN İÇİNDE HAYIR DEMEK

Hayır diyebilmenin zorluğunu yalnızca kişinin karakteriyle açıklamak, içinde yaşadığı toplumsal düzeni gözden kaçırır. Herkes aynı davranış için aynı karşılığı görmez. Özellikle kadınlardan beklenen uyumluluk, bakım verme ve ilişkiyi sürdürme sorumluluğu sınır koyma deneyimini doğrudan etkileyebilir.

Kız çocuklarına verilen mesajların bir bölümü açıktır. Nazik ol, insanları üzme, yardımcı ol, idare et… Bir bölümü ise gündelik hayatın içinde sessizce öğrenilir. Masayı kimin topladığına, hastalanan aile üyesini kimin takip ettiğine, akrabaların özel günlerini kimin hatırladığına, evde kimin herkesin duygusal durumunu gözlediğine bakmak bile yeterlidir.

Sosyolog Allison Daminger’in aile içindeki bilişsel emek üzerine çalışmaları, bu görünmeyen yükün yalnızca işleri yapmakla sınırlı olmadığını gösterir. Bir ihtiyacı önceden fark etmek, çözümü planlamak, uygulamak ve sonucunu takip etmek de emek vermektir. Özellikle kadınların bu zihinsel takibi daha fazla üstlenmesi, “hayır” denmesi gereken şeylerin sayısını artırırken bunu söylemeyi de zorlaştırabilir.

Henrik Ibsen’in Bir Bebek Evi adlı oyunu bu gerilimi edebiyatın en güçlü örneklerinden biri haline getirir. Nora, oyunun büyük bölümünde evliliğinin içinde sevimli, uyumlu ve neşeli kadın rolünü sürdürür. Zamanla kendisi için kurulmuş olan hayatın içinde ne kadar az söz sahibi olduğunu görmeye başlar. Oyunun sonunda verdiği karar, yalnızca eşine yönelik bir hayır değildir. Kendisine öğretilmiş kadınlık ve eşlik biçimini de sorgular.

Nora’nın kapıyı kapatıp evden çıkışı, bugün hala güçlü bir sahne olarak hatırlanıyorsa bunun nedeni yalnızca evden ayrılması değildir. “İyi eş”, “iyi anne” ve “iyi kadın” olmanın sınırlarının kim tarafından çizildiğini sormasıdır.

Bugün koşullar aynı olmasa da benzer gerilimler farklı biçimlerde devam edebiliyor. Bir kadının “Bu sorumluluğu ben üstlenmeyeceğim.”, “Bunu istemiyorum.” veya “Benim için başka bir hayat mümkün.” demesi kimi çevrelerde hala yalnızca bir tercih olarak karşılanmıyor. Bencillik, ilgisizlik ve nankörlükle ilişkilendirilebiliyor.

Bu nedenle, feminist psikoloji açısından bakıldığında sınır koymak yalnızca bireysel bir beceri değildir. Güç, toplumsal roller ve kişiye tanınan hareket alanı da bu becerinin kullanılabilirliğini belirler.

HAYIR DEMENİN BEDELİ HERKES İÇİN AYNI MI?

Bir arkadaşın akşam yemeği davetini reddetmek ile ekonomik olarak bağımlı olduğunuz eşin talebini reddetmek aynı şey değildir. İşini kaybetme ihtimali olan bir çalışanın yöneticisine sınır koymasıyla iş güvencesi yüksek birinin aynı şeyi yapması arasında da önemli fark vardır. Ailede otoritesine yıllardır itiraz edilemeyen bir ebeveyne hayır demek, yakın bir arkadaşın önerisini kabul etmemekten daha ağır hissettirebilir.

Bu nedenle sınırlar konusunda verilen bazı popüler tavsiyeler gerçek hayat karşısında yetersiz kalır. “Hayır tam bir cümledir.” bazı insanlar için özgürleştirici olabilir. Fakat insan ilişkileri çoğu zaman sloganlardan daha karmaşıktır.

Damien Chazelle’in Whiplash filmi bu karmaşıklığı başarı ve otorite üzerinden görünür kılar. Genç davulcu Andrew, olağanüstü başarılı olma arzusuyla öğretmeni Fletcher’ın giderek ağırlaşan baskısına maruz kalır. Aşağılama, korkutma ve fiziksel sınırları zorlayan çalışma temposu, başarıya giden yolun olağan parçaları gibi sunulmaya başlar.

Tabii ki Andrew’un neden çekip gitmediğini yalnızca “hayır diyememek” üzerinden açıklamak mümkün değildir. Karşısında güçlü bir otorite figürü vardır. Daha önemlisi, Fletcher’ın temsil ettiği başarı idealine kendisi de inanmak ister. Onaylanma arzusu ile kendi sınırlarını koruma ihtiyacı çatışır.

Whiplash bu yüzden önemli bir noktayı hatırlatır. Güç ilişkilerinde insan bazen yalnızca karşısındaki kişiye değil, o kişinin temsil ettiği başarıya, statüye veya ait olma vaadine de hayır demek zorunda kalır.

Bazen bunun bedeli gerçekten vardır. Bir çalışan karşısına belki de bir kere çıkabilecek bir fırsatı kaybedebilir, genç bir yetişkin ailesinin desteğini riske atabilir, kişi içinde bulunduğu sosyal çevreden dışlanabilir. Bu gerçekliği görmeden herkese aynı kolaylıkla “sınır koy” demek, kişinin yaşadığı koşulları görmezden gelmek olur.

MESLEKİ BEKLENTİLER VE KİŞİSEL SINIRLAR

Hayır, her zaman bir kişiye söylenmeyebilir. Bazen bir kurumun, mesleğin veya toplumun bizden beklediği role yönelir.

Naomi Osaka’nın 2021 Fransa Açık sırasında yaşadıkları bunun görünür örneklerinden biri oldu. Osaka, maç sonrası basın toplantılarının ruh sağlığı üzerindeki etkisini gerekçe göstererek bu toplantılara katılmayacağını açıkladı. Tartışmalar büyüdü, para cezası gündeme geldi ve kısa süre sonra turnuvadan çekildi. Daha sonra depresyon ve sosyal kaygı yaşadığı dönemlerden söz etti.

Burada önemli olan Osaka’nın kararını idealize etmek değil. Profesyonel sporun medya yükümlülükleri, organizasyonların beklentileri ve sporcuların sorumlulukları ayrıca tartışılabilir. Asıl dikkat çekici olan, uzun süredir “işin doğal parçası” sayılan bir uygulamanın bir sporcu tarafından kendi ruhsal sınırları açısından sorgulanmasıdır.

Bazen insan bir şeye uzun süredir herkes yaptığı için devam eder. İş dünyasında sürekli ulaşılabilir olmak, ailede bütün yükü taşımak, meslekte duygusal yorgunluğu sessizce kabul etmek buna dahil olabilir. Bir davranışın yaygın olması, herkes için sürdürülebilir olduğu anlamına gelmez.

Osaka örneği ayrıca hayır demenin her zaman rahatlatıcı sonuçlar yaratmadığını gösterir. Kişi sınır koyduğunda eleştirilebilir, yanlış anlaşılabilir veya kararını yeniden düşünmek zorunda kalabilir. Sınır koymanın değeri, her seferinde çevreden onay görmekte değildir. Bazen kişinin kendi kapasitesini ve seçimlerini ciddiye alabilmesindedir.

BEDENSEL İŞARETLERİ FARK ETMEK

Kendi sınırlarını tanımakta zorlanan kişiler için bedensel tepkiler önemli ipuçları taşıyabilir. Bir talep geldiğinde omuzların gerilmesi, mideye oturan ağırlık, ani huzursuzluk, içten içe öfkelenme ya da konuşma bittikten sonra hissedilen yoğun yorgunluk bazen henüz kelimelere dökülmemiş bir sınırı haber verir.

Elbette her bedensel rahatsızlık “hayır demeliyim” anlamına gelmez. Zorlayıcı fakat değerli bulduğumuz bir sorumluluk da kaygı yaratabilir. Sevdiğimiz biri için yaptığımız fedakarlık bizi yorabilir. Mesele tek bir duyguyu kesin talimat gibi izlemek değil, tekrar eden örüntüleri fark etmektir.

Belirli bir kişi aradığında sürekli geriliyor, görüşmelerden sonra tükenmiş hissediyor ve konuşma boyunca kendi ihtiyacınızı hiç dile getiremiyorsanız burada dikkate değer bir ilişki örüntüsü olabilir. İşyerinde her yeni görev geldiğinde önce rahatsız olup sonra otomatik biçimde kabul ediyor, ardından günlerce öfkeleniyorsanız sorun yalnızca iş yoğunluğu olmayabilir.

Beden, uzun süredir alıştığımız uyum davranışlarının içindeki huzursuzluğu bazen zihnimizden daha erken fark eder. Psikolojik danışmanlık sürecinde bu sinyallere dikkat etmek, kişinin kendi ihtiyacını yeniden tanımasına yardımcı olabilir.

YAKIN İLİŞKİLERDE SINIR KOYMAK

Sınırlar sık sık insanlar arasına çekilen çizgiler gibi anlatılır. Oysa sağlıklı sınırların önemli işlevlerinden biri, ilişkinin sürdürülebilir olmasını sağlamaktır.

Sürekli evet diyen ya da sorgulamadan kabul eden bir kişi dışarıdan son derece uyumlu görünebilir. Fakat istemediği şeyleri tekrar tekrar kabul ettiğinde içeride kırgınlık birikir. Zamanla yardım ettiği insanlardan uzaklaşabilir, görüşmeleri erteleyebilir, öfkesini beklenmedik anlarda gösterebilir. Açıkça söylenmeyen hayırlar, bazen ilişkiye sessiz bir geri çekilme olarak döner.

Bu nedenle iki insanın her konuda aynı şeyi istemesi sağlıklı yakınlığın ölçüsü değildir. Bir eş konuşmak isterken diğeri yalnız kalmak isteyebilir. Bir arkadaş hafta sonunu birlikte geçirmek isterken diğeri dinlenmeyi seçebilir. Yetişkin bir çocuk ailesinin uygun bulduğu mesleği, yaşam biçimini veya ilişkiyi istemeyebilir.

Karşımızdaki insanın sınırları bizi üzebilir, hayal kırıklığı yaşayabiliriz, istediğimiz cevabı alamamak tatsız olabilir. Yine de yakınlık, hissedilen her rahatsızlığı ortadan kaldırmak anlamına gelmez. İki insanın farklı isteklerle aynı ilişkide kalabilmesi, çoğu zaman ilişkinin olgunlaşmasının işaretidir.

Bazen ilişkiler tam da sınırlar ortaya çıktığında önemli bir sınavdan geçer. Karşı taraf yalnızca istediğini alamadığı için mi üzülmektedir, yoksa kişinin ayrı bir iradesi olmasına mı tahammül edememektedir? Bu ayrım ilişkinin yapısı hakkında çok şey söyleyebilir.

SINIR KOYARKEN NEZAKETİ KORUMAK

Sınır koymak öğrenilebilir. Atılganlık üzerine yapılan araştırmalar kişinin ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve haklarını açık biçimde ifade etme becerisinin geliştirilebildiğini gösteriyor. Ancak atılganlık saldırganlık değildir. Amaç her talebi reddetmek veya karşı tarafın duygularını önemsememek değil, kendi ihtiyacımızı da ilişkinin içine dahil edebilmektir.

Bunun için ilk değişiklik bazen hemen hayır demek yerine otomatik eveti yavaşlatmaktır. Bir talep geldiğinde “Bir düşüneyim.”, “Programıma bakıp sana döneyim.” veya “Şu anda karar vermek istemiyorum.” diyebilmek, kişinin kendi ihtiyacını kontrol etmesi için küçük bir alan yaratır.

Hayır da her zaman keskin şekilde ifade edilmek zorunda değildir. “Bugün yapamam ama Cuma günü yardımcı olabilirim.”, “Bu bölümünü üstlenebilirim, tamamını değil.” veya “Bu konuda yanında olabilirim ama kararı senin vermen gerekiyor.” gibi cevaplar hem ilişkiyi hem kişisel sınırı koruyabilir.

Özellikle sürekli başkalarının yükünü üstlenen kişiler için yardım etmek ile sorumluluğu devralmak arasındaki fark önemlidir. Birini desteklemek başka, onun yapması gereken şeyi sürekli üstlenmek başkadır.

Bazı insanlar için asıl güçlük hayırdan sonra başlar. Kararını uzun uzun gerekçelendirme ihtiyacı hisseder. Beş saniyelik bir reddetme cümlesi, beş dakikalık savunmaya dönüşür. Yakın ilişkilerde açıklama yapmak doğal ve değerlidir. Burada dikkat edilmesi gereken, açıklama ile izin istemenin birbirine karışıp karışmadığıdır.

“Bu hafta gelemeyeceğim, dinlenmeye ihtiyacım var.” bir açıklamadır. “Bu hafta gelemeyeceğim ama çok ayıp olmaz değil mi, kızmazsın, aslında gelmeye de çalışabilirim.” dediğimizde kendi kararımızın geçerli olup olmadığını yavaş yavaş karşı tarafın onayına bırakmaya başlarız.

Hayır diyebilmenin önemli bir parçası da başkasının hayal kırıklığını tamamen ortadan kaldırmaya çalışmamaktır. Nazik, açık ve düşünceli davranabiliriz. Buna rağmen karşı taraf üzülürse, bu duygunun varlığı sınırımızın yanlış olduğunu göstermez.

ÖZGÜRCE EVET DİYEBİLMEK

Sınırlarla ilgili konuşmalar bazen insanı sürekli daha fazla hayır demesi gereken biriymiş gibi hissettirebilir. Oysa sağlıklı sınırların amacı ilişkilerden çekilmek değildir. Aynı zamanda istediğimiz şeylere daha özgürce evet diyebilmemizi de sağlar.

Bir arkadaşımıza yardım etmek isteyebiliriz. Ailemizin ihtiyacı olduğunda kendi planımızı değiştirebiliriz. İşimiz için bazı dönemlerde daha fazla sorumluluk alabiliriz. Sevdiğimiz biri için yorulmayı göze alabiliriz. Bunları gerçekten seçebildiğimizde fedakarlığın anlamı da değişir.

Zorunlulukla söylenen evet ile isteyerek söylenen evet aynı deneyim değildir.

Kişi kendi sınırını bildiğinde yaptığı fedakarlığın nerede başlayıp nerede biteceğini de daha iyi görebilir. “Bunu senin için yapmak istiyorum.” diyebilmek ile “Bunu yapmazsam beni sevmeyeceğinden korkuyorum.” arasında önemli bir psikolojik fark vardır.

Belki de hayır diyebilmenin psikolojisini en iyi burada anlayabiliriz. Mesele hayatımızı reddetmelerle doldurmak değil, seçimlerimizin merkezine kendimizi koyabilmektir. Kimin isteğine cevap verdiğimizi, neyin sorumluluğunu aldığımızı, hangi noktada yorulduğumuzu ve hangi ilişkide kendimizi giderek daha az duyduğumuzu fark etmek bu alanın parçasıdır.

Bazen sınır koymak açık bir hayır cümlesi gerektirir. Bazen biraz zaman istemeyi, bazen yardım talep etmeyi, bazen bir sorumluluğu paylaşmayı, bazen de yıllardır sürdürdüğümüz bir ilişki düzenini yeniden konuşmayı gerektirir.

İnsan başkalarıyla bağ kurarken kendi alanını kaybetmek zorunda değildir. Yakınlık ile özerklik birbirini dışlayan iki uç olmak zorunda da değildir. Kendi ihtiyacımızın ilişkide bir yeri olduğunda, başkalarının ihtiyaçlarına verdiğimiz karşılık da daha özgür hale gelir.

Belki mesele daha çok hayır demek değildir.

Neye, neden ve kimin için evet dediğimizi bilmek, gerektiğinde de kendi hayatımızın içinde kendimizi merkeze koyabilmektir.

KAYNAKÇA

Ames, D. R., Lee, A., & Wazlawek, A. (2017). Interpersonal assertiveness: Inside the balancing act. Social and Personality Psychology Compass, 11(6), e12317.

Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529.

Bowles, H. R., Babcock, L., & Lai, L. (2007). Social incentives for gender differences in the propensity to initiate negotiations: Sometimes it does hurt to ask. Organizational Behavior and Human Decision Processes, 103(1), 84–103.

Brown, L. S. (2018). Feminist Therapy (2nd ed.). American Psychological Association.

Daminger, A. (2019). The cognitive dimension of household labor. American Sociological Review, 84(4), 609–633.

Downey, G., & Feldman, S. I. (1996). Implications of rejection sensitivity for intimate relationships. Journal of Personality and Social Psychology, 70(6), 1327–1343.

Emran, A., Iqbal, N., & Dar, I. A. (2020). ‘Silencing the self’ and women’s mental health problems: A narrative review. Asian Journal of Psychiatry, 53, 102197.

Jack, D. C. (1991). Silencing the Self: Women and Depression. Harvard University Press.

Maji, S., & Dixit, S. (2019). Self-silencing and women’s health: A review. International Journal of Social Psychiatry, 65(1), 3–13.

Rudman, L. A., Moss-Racusin, C. A., Phelan, J. E., & Nauts, S. (2012). Status incongruity and backlash effects: Defending the gender hierarchy motivates prejudice against female leaders. Journal of Experimental Social Psychology, 48(1), 165–179.

Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. American Psychologist, 55(1), 68–78.

Speed, B. C., Goldstein, B. L., & Goldfried, M. R. (2018). Assertiveness training: A forgotten evidence-based treatment. Clinical Psychology: Science and Practice, 25(1), e12216.