ARKADAŞLIĞIN AYNASINDA NARSİSİZM: YAKINLIK, REKABET, KARŞILIKLILIK ve SINIRLAR

“Narsist” kelimesi son yıllarda ilişkiler üzerine konuşurken neredeyse gündelik bir sıfata dönüştü. Kendinden fazla söz eden, eleştiriye alınan, başarılarımızı küçümseyen, ilgiyi üzerinde tutmak isteyen ya da bizi kıran birini bu kelimeyle tanımlamak artık oldukça kolay. Sosyal medyanın insan ilişkilerini birkaç belirti üzerinden açıklayan dili de bu kolaylığı besliyor ve sonuçta narsisizm gibi karmaşık bir psikolojik yapı, zaman zaman hoşumuza gitmeyen davranışların ortak adı haline gelebiliyor.

Arkadaşlık ilişkilerinde bu hızlı etiketleme daha da sorunlu bir hale gelir. Romantik ilişkilerde bağlılık, sadakat, ortak yaşam ya da ayrılık gibi daha görünür sınırlar vardır. Arkadaşlıkların kuralları ise çoğu zaman söylenmeden bilinir. Bir arkadaşın ne sıklıkta araması gerektiğinin, ne kadar destek vermesinin beklendiğinin ya da hangi davranışın ilişkinin sınırını aştığının kesin bir ölçüsü bulunmaz. Buna rağmen iyi bir arkadaşlıkta hissedilen bir karşılıklılık vardır. Bazen biri daha fazla konuşur, bazen diğeri; bazen biri taşırken, bazen diğeri taşır. İki kişinin de hayatına, başarısına, sıkıntısına ve değişimine yer açılır.

Narsisistik özellikler arkadaşlığın içinde belirginleştiğinde, esas mesele bir kişinin fazla konuşması ya da ilgi istemesi değildir. Daha temel bir değişim yaşanır. İlişki giderek bir kişinin benlik değerini korumaya, görünürlük ihtiyacını karşılamaya ya da duygusal dünyasını düzenlemeye hizmet eden bir alana dönüşebilir. Diğer arkadaş ise fark etmeden dinleyen, yatıştıran, hayranlık gösteren, uyum sağlayan ya da ilişkinin devamını güvence altına alan konuma yerleşebilir.

Bu nedenle narsisizm ve arkadaşlık üzerine düşünürken “Arkadaşım narsist mi?” sorusu çoğu zaman başlangıç noktası olabilir ama son soru olmamalıdır. Daha açıklayıcı olan, ilişkinin kendisine bakmaktır. Bu arkadaşlık iki kişinin de özne kalabildiği bir alan mı, yoksa zaman içinde birinin giderek daha fazla yer kapladığı bir düzene mi dönüşüyor?

NARSİSİZMİ BİR ETİKETTEN ÇIKARMAK

Narsisizm çoğu zaman kendini beğenmişlikle eş tutulur. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında konu yalnızca kişinin kendisi hakkında ne kadar olumlu düşündüğüyle ilgili değildir. Narsisistik yapı; benlik değerinin nasıl düzenlendiği, kişinin kendisini başkalarının bakışında nasıl konumlandırdığı, hayranlık ve onaya ne kadar ihtiyaç duyduğu, eleştiri ve başarısızlıkla nasıl başa çıktığı gibi daha geniş bir alanı kapsar.

Hepimiz takdir edilmek isteriz. Bir arkadaşımızın başarımızı fark etmesi, fikrimizi önemsemesi veya zor bir dönemde yanımızda bulunması benlik değerimizi destekler. İnsan kendisini yalnızca kendi iç dünyasından kurmaz, kim olduğuna ilişkin duygusunun bir bölümü ilişkiler içinde şekillenir. Sorun, bu ilişkisel desteğin giderek benlik değerini ayakta tutmanın vazgeçilmez koşuluna dönüşmesiyle başlar.

Psikoloji literatürü narsisizmin normal kişilik özelliklerinden patolojik örüntülere uzanan bir süreklilik içinde ele alınabileceğini gösterir. Büyüklenmeci ya da grandiyöz görünümde kendini öne çıkarma, üstünlük, iddialılık ve hayranlık arayışı daha belirgin olabilir. Kırılgan narsisizmde ise eleştiriye hassasiyet, yoğun utanç, reddedilme korkusu, sosyal karşılaştırma ve değersizlikle karşılaşmaktan kaçınma ön plana çıkabilir. Bu iki görünüm birbirinden bütünüyle bağımsız değildir, aynı kişinin farklı koşullarda hem büyüklenmeci hem kırılgan özellikler göstermesi mümkündür.

Narsisistik özellikler göstermekle Narsisistik Kişilik Bozukluğu arasında da önemli bir sınır vardır. Bir insanın zaman zaman kendine odaklanması, kıskanç davranması, ilgi beklemesi veya eleştirildiğinde savunmaya geçmesi klinik bir tanı için yeterli olmaz. Kişilik bozuklukları uzun süreli, yaygın ve kişinin benlik işleyişiyle ilişkilerini belirgin biçimde etkileyen örüntüler üzerinden değerlendirilir. Bir arkadaşın davranışlarına dışarıdan bakarak tanı koymaya çalışmak hem bilimsel hem etik açıdan sorunludur.

Bu ayrım, arkadaşlığın içinde yaşanan güçlükleri küçümsemek anlamına gelmez. Karşımızdaki kişinin herhangi bir tanısı olmasa da ilişki yıpratıcı, eşitsiz veya incitici olabilir. Bir ilişkinin bize iyi gelip gelmediğini anlamak için önce karşı tarafa bir teşhis bulmamız gerekmez.

BAŞKASININ BAKIŞINDA KENDİNİ KURMAK

Arkadaşlarımız bize yalnızca eşlik etmez, kimi zaman kendimizi değerlendirdiğimiz aynalardan biri olurlar. Onların bize duyduğu güven cesaret verebilir, eleştirileri düşündürebilir, hayranlıkları kendimizi daha değerli hissettirebilir. Yakınlığın doğal taraflarından biri budur.

Narsisistik örüntülerde ise aynanın önemi artabilir. Arkadaşın takdiri artık hoş bir destek olmaktan çıkar, kişinin kendisini belirli bir biçimde görebilmesi için gerekli hale gelir. Böyle bir durumda arkadaşın rolü de değişmeye başlar. Onaylaması, hayranlık göstermesi, hak vermesi veya kişinin kendisi hakkında kurduğu anlatıyı desteklemesi beklenebilir.

Araştırmacıların büyüklenmeci narsisizm içinde ayırdığı “hayranlık” ve “rekabet” boyutları burada oldukça açıklayıcıdır. Narsisistik hayranlık; kişinin kendisini etkileyici, başarılı ve özel göstermesine yardımcı olan daha girişken stratejilerle ilişkilidir. Narsisistik rekabet ise; üstün konumu korumak amacıyla başkalarını küçümseme, tehdit olarak algılama ve değersizleştirme eğilimleriyle bağlantılıdır. Aynı temel benlik düzenleme ihtiyacından çıkabilen bu iki yönün ilişkisel sonuçları birbirinden farklıdır.

Bu nedenle; narsisistik özellikleri yüksek bir insanın ilk karşılaşmada mutlaka soğuk, kaba veya itici olması beklenmez. Tam tersine kendine güvenen, dikkat çekici, etkileyici ve enerjik bulunabilir. Bazı araştırmalar narsisistik hayranlığın ilk karşılaşmalarda olumlu sosyal izlenim yaratabildiğini, narsisistik rekabetin etkisinin ise zaman içinde daha belirgin hale geldiğini göstermiştir.

Arkadaşlığın asıl sınavı da çoğu zaman ilk yakınlaşmada değil, ilişkinin sürekliliğinde ortaya çıkar.

ARKADAŞLIĞIN GÖRÜNMEZ SÖZLEŞMESİ: KARŞILILIK

Yakın arkadaşlıklarda karşılıklılık bir muhasebe işi değildir. Bir arkadaş ağır bir kayıp yaşadığında aylar boyunca daha fazla konuşabilir. Başka bir dönemde diğerinin hayatı zorlaşır ve roller değişir. İyi bir arkadaşlıkta kimsenin “Ben seni üç kez aradım, sen beni iki kez aradın.” hesabı tutması gerekmez.

Karşılıklılık daha incelikli bir deneyimdir. İki kişinin de ihtiyaçlarının önemli olduğuna, zor zamanlarının ilişki içinde taşınabileceğine ve başarılarının diğerine zarar vermeden var olabileceğine dair bir güven yaratır.

Narsisistik örüntülerin belirgin olduğu bazı arkadaşlıklarda bu denge zaman içinde sessizce kayar. Bir kişi sürekli anlatan, kriz yaşayan, tavsiye isteyen, teselli edilen ve anlaşılmayı bekleyen konumda kalırken; diğeri dinleyen, yatıştıran, çözüm bulan ve ilişkiyi taşıyan tarafa dönüşebilir. Başlangıçta bunun adı yakınlık bile olabilir. Bir insanın size hayatındaki hemen her ayrıntıyı anlatması, sürekli araması veya fikrinizi istemesi güçlü bir bağ kurulduğu hissini verir.

Fakat bir süre sonra başka bir soru ortaya çıkabilir:

Sizin dünyanıza da aynı merak gösteriliyor mu?

Siz konuştuğunuzda konu kısa sürede yeniden ona mı döner? Bir başarınızı anlatırken sevincinizi küçültme ihtiyacı duyar mısınız? Kötü bir gününüzde bile önce onun ruh halini mi hesaplarsınız? Sınır koyduğunuzda arkadaşlığın zarar göreceğinden korkar mısınız?

Uzun süreli arkadaşlıkları inceleyen Wehner ve Ziegler, narsisistik rekabetin daha düşük yakınlık ve takdir duygusuyla, ayrıca daha fazla çatışmayla ilişkili olduğunu buldu. Araştırmanın ilginç sonuçlarından biri, kişinin arkadaşından yeterince takdir görmediğini hissetmesiyle daha sonraki narsisistik rekabet arasında karşılıklı bir ilişkinin bulunmasıydı. Başka bir ifadeyle arkadaşlık yalnızca narsisistik özelliklerin ortaya çıktığı bir sahne değildir, kişinin kendisini ne kadar değerli hissettiği de bu örüntülerin gücünü etkileyebilir.

Bu bulgu, meseleyi “bencil insan ve mağdur arkadaşı” kadar basit bir hikayeden çıkarır. İlişkiler karşılıklı sistemlerdir. Bu; zarar veren davranışların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz, ama davranışların hangi ihtiyaçlar ve kırılganlıklarla beslendiğini daha iyi anlamamızı sağlar.

HAYRAN OLDUĞUMUZ ARKADAŞLA YARIŞMAK: LİLA ve LENÙ

Elena Ferrante’nin Napoli romanları, arkadaşlık üzerine yazılmış en güçlü anlatılardan birini sunar. Serinin merkezinde Lila ile Lenù’nun çocukluktan yetişkinliğe, hatta yaşlılığa kadar uzanan dostluğu vardır. Bu bağ sevgiyle rekabetin, hayranlıkla kıskançlığın, yakınlıkla uzaklaşmanın birbirini dışlamadan var olabildiği bir ilişkidir. Türkçe’de de yayımlanan dört kitaplık seri, iki kadının yaşamını yalnızca kişisel seçimleri üzerinden değil; içinde büyüdükleri Napoli mahallesi, yoksulluk, sınıfsal hareketlilik, eğitim ve kadınlardan beklenen roller üzerinden anlatır.

Lenù için Lila yalnızca bir arkadaş değildir, uzun yıllar boyunca zihinsel bir ölçüye dönüşür. Lila’nın zekasını doğal, hızlı ve neredeyse zahmetsiz algılarken kendi başarısını çoğu zaman çalışma, disiplin ve uyum sayesinde kazanılmış gibi görür. Okulda ilerleyen, mahalleden çıkabilen, eğitim yoluyla başka bir dünyaya ulaşan Lenù’dur. Buna rağmen başarı, onu Lila’nın gölgesinden bütünüyle kurtarmaz. Bir kitabı yayımlandığında, bir çevrede kabul gördüğünde ya da kendine yeni bir hayat kurduğunda bile Lila’nın bunlar hakkında ne düşüneceği önemini korur.

Bu durum arkadaşlıkta sosyal karşılaştırmanın ne kadar derin bir yere yerleşebileceğini gösterir. Bazen, arkadaşımızın başarısını yalnızca onun başına gelen güzel bir şey olarak yaşamayız. Başarı, kendi yeterliliğimize ilişkin bir soruya dönüşür: “O bunu yapabiliyorsa ben neredeyim?”. Narsisistik özelliklerin yüksek olduğu kişilerde, kişinin kendisi için önemli bir alanda üstün görünen biriyle karşılaşmasının ilişki yakınlığını azaltabildiğini gösteren araştırmalar da vardır.

Ferrante’nin anlatısını değerli kılan nokta ise Lila ile Lenù’nun bu çerçeveye kolayca sığmamasıdır. Rekabet vardır ama ilişki yalnızca rekabetten oluşmaz. Kıskançlık vardır ama hayranlığı ortadan kaldırmaz. Biri diğerinin başarısıyla karşılaşırken kendi eksiklerini hisseder; aynı zamanda o başarıdan beslenir, ona doğru hareket eder. Birbirlerinin hayatını daralttıkları anlar kadar, genişlettikleri anlar da vardır.

Üstelik aralarındaki eşitsizlik yalnızca kişilik özelliklerinden ibaret değildir. Lila’nın örgün eğitimden erken kopması, Lenù’nun ise eğitim aracılığıyla mahallenin sınırlarını aşabilmesi iki arkadaşın yaşam şartlarını farklılaştırır. Lenù’nun elde ettiği kültürel ve sınıfsal hareketlilik onun bireysel başarısıdır, aynı zamanda iki kızın önüne açılan yolların eşit olmadığının da ispatıdır. Lila’nın olağanüstü zihinsel kapasitesi ile erişebildiği imkanlar arasındaki gerilim, arkadaşlığın içindeki kıyaslamaya toplumsal bir boyut ekler.

Feminist psikoloji bakış açısından bu ayrım önemlidir. Kadınlar arasındaki rekabeti yalnızca “kadınlar birbirini kıskanır” gibi yüzeysel bir anlatıya indirgemek; kimin eğitime, ekonomik bağımsızlığa, kamusal görünürlüğe ve seçim yapma hakkına ne ölçüde ulaşabildiğini gözden kaçırır. Ferrante’nin romanlarında Lila ile Lenù’nun birbirine bakışı, aynı zamanda kadınların kendilerine açılabilecek hayatı başka kadınların hayatında görmeleriyle ilgilidir.

Belki de bu nedenle dostlukları bu kadar tanıdık gelir. Bir arkadaşımız bazen yalnızca sevdiğimiz kişi değildir; yaşamadığımız bir hayatın, olamadığımız bir kişinin veya kendimizde görmek istediğimiz bir özelliğin taşıyıcısı haline gelebilir. Böyle olduğunda, hayranlıkla rekabet birbirine yaklaşır.

Asıl mesele; bu duyguların varlığı değil, arkadaşlığın onları taşıyıp taşıyamadığıdır.

BAŞKASINDA KENDİ EKSİĞİNİ GÖRMEK: SİYAH KUĞU

Darren Aronofsky’nin Siyah Kuğu filminde Nina ile Lily arasındaki ilişki, Lila ile Lenù’nun uzun soluklu arkadaşlığından oldukça farklıdır. Nina ve Lily yerleşik bir dostluk yaşamaz; meslektaşlık, yakınlaşma, rekabet ve Nina’nın giderek bozulan algısı içiçe geçer. Bu nedenle filmi doğrudan “narsisistik arkadaşlık” örneği olarak okumak doğru olmaz. Buna rağmen narsisistik özelliklerle kesişen bazı psikolojik süreçleri son derece görünür hale getirir. Film, Nina’nın başrolü elde ettikten sonra yeni dansçı Lily’yi hem rakip hem de kendisinde eksik gördüğü özelliklerin taşıyıcısı olarak algılaması üzerine kurulur.

Nina disiplinli, kontrollü ve teknik açıdan kusursuz olmaya odaklıdır. Kendi değerini büyük ölçüde performans, mükemmellik ve dışarıdan alınan değerlendirme üzerinden kurar. Lily ise Nina’nın zihninde daha rahat, spontane, bedensel ve özgür olanı temsil eder. Tam da bu nedenle yalnızca bir rakip olarak kalmaz; Nina’nın hem yaklaşmak istediği, hem de tehdit olarak algıladığı bir figüre dönüşür.

Burada kırılgan narsisistik özelliklerle kesişen önemli bir nokta bulunur. Narsisizm her zaman “Ben herkesten üstünüm.” duygusuyla görünmez. Bazen kişinin özel ve kusursuz olması gerektiğine ilişkin yoğun beklenti ile bu ideale ulaşamama korkusu yanyana bulunur. Başkasının başarısı veya farklılığı, kişinin kendi benlik değerinde açılan bir çatlağı görünür hale getirebilir.

Nina’nın Lily’ye yönelen bakışı bunun uç ve sinematik bir temsilini verir. Lily’nin kendisinde bulunmadığını düşündüğü özellikleri taşıması, onu aynı anda büyüleyici ve tehlikeli kılar. Nina giderek Lily’nin gerçekte ne yaptığıyla kendi korkuları arasındaki sınırı kaybeder.

Film bu nedenle arkadaşlık açısından da önemli bir soruyu akla getirir:

Bir arkadaşımızda, bizim olmak istediğimiz kişiyi gördüğümüzde ona olan yakınlığımıza ne olur?

Çoğu insan bu soruyla Nina kadar yıkıcı biçimde karşılaşmaz. Yine de bir arkadaşın daha rahat olması, daha başarılı görünmesi, daha çok sevilmesi, daha yaratıcı olması veya bizim cesaret edemediğimiz bir hayatı yaşaması hem hayranlık hem huzursuzluk yaratabilir. Bu iki duyguyu taşıyabilmek, arkadaşlık olgunluğunun önemli parçalarından biridir.

BAŞARI ARKADAŞLIĞIN DENGESİNİ DEĞİŞTİRDİĞİNDE: HARPER LEE ve TRUMAN CAPOTE

Gerçek yaşamdan bir arkadaşlık söz konusu olduğunda daha dikkatli olmak gerekir. İnsanların iç dünyasını dışarıdan bütünüyle bilemeyiz, tarihi kişiliklere psikolojik tanılar koymak da sağlıklı bir yaklaşım olmaz. Buna rağmen belgelenmiş ilişkiler, başarı ve görünürlüğün eski bir dostluğun dengesini nasıl değiştirebildiğini düşünmek için güçlü örnekler sunabilir.

Harper Lee ile Truman Capote çocukluk yıllarından itibaren birbirini tanıyan iki yazardı. Yıllar sonra Capote, Kansas’ta Clutter ailesinin öldürülmesini araştırmak üzere yola çıktığında Lee ona eşlik etti. Lee yalnızca arkadaşına manevi destek vermedi; görüşmelerde yer aldı, yerel halkla temas kurulmasını kolaylaştırdı ve yüz sayfayı aşan ayrıntılı notlar hazırladı. Bu çalışma daha sonra Capote’nin Soğukkanlılıkla kitabına dönüşen araştırmanın önemli bir parçası oldu.

Tam bu dönemde Lee’nin Bülbülü Öldürmek romanı yayımlandı ve kısa sürede büyük başarı kazandı. Capote zaten tanınmış bir yazardı, bu kez çocukluk arkadaşının bir anda edebiyat dünyasının merkezine yerleşmesine tanıklık etti. Daha sonraki biyografik anlatılarda Capote’nin Lee’nin başarısına karşı kıskançlık yaşadığı sıkça dile getirildi. Lee’nin Capote ile ilgili daha sonraki değerlendirmeleri de ilişkilerindeki sıcaklığın zaman içinde azaldığını düşündürür. Bu tür aktarımları kişinin iç dünyasına ilişkin kesin bir teşhis gibi kullanmak yerine, başarı ve tanınmanın arkadaşlıkta yarattığı değişim açısından okumak daha anlamlıdır.

Burada dikkat çekici olan, iki insanın yıllardır süren yakınlığının profesyonel başarıyla birlikte yeni bir zemine taşınmasıdır. Arkadaşlardan biri uzun süre daha görünür, daha başarılı veya daha güçlü konumda olabilir. Diğerinin yükselmesi, önceki ilişkinin örtük hiyerarşisini değiştirir.

Narsisistik özellikler açısından önemli olan da bu değişimin nasıl karşılandığıdır. Arkadaşımızın başarısı onun hayatındaki bir gelişme olarak kalabiliyor mu? Yoksa kendi önemimize, yeteneğimize veya özel konumumuza yönelik bir tehdit gibi mi yaşanıyor?

Bazen kıskançlığın en zor tarafı; sevmediğimiz bir insanı değil, sevdiğimiz bir insanı kıskanmaktır. Çünkü sevgi ile rekabet aynı anda bulunduğunda kişi kendi duygusundan da utanabilir. Oysa kıskançlığı kabul etmek, onu küçümseme veya değersizleştirme davranışına dönüştürmemek için ilk adımdır.

ELEŞTİRİ KARŞISINDA ARKADAŞLIK NE KADAR ESNEYEBİLİR?

Arkadaşlıkların kalitesini yalnızca iyi zamanlar belirlemez. Bir ilişkinin kapasitesi çoğu zaman çatışma sırasında görünür olur. “Dün söylediğin şey beni kırdı.” cümlesine verilen yanıt, yakınlık hakkında uzun sohbetlerden daha fazla bilgi verebilir.

İnsan eleştirildiğinde ilk anda savunmaya geçebilir. Kendimizi iyi niyetli gördüğümüz bir konuda bir başkasını incittiğimizi duymak kolay değildir. Sağlıklı bir ilişkide önemli olan; ilk savunmanın hiç ortaya çıkmaması değil, bir süre sonra karşı tarafın deneyimine geri dönülebilmesidir.

Narsisistik kırılganlığın belirgin olduğu durumlarda, eleştiriyi belirli bir davranışa ilişkin geri bildirim olarak kabul etmeye devam etmek zor olabilir. Kişi bunu bütün benliğine yönelik bir saldırı, değersizleştirme veya aşağılanma gibi yaşayabilir. Konu hızla arkadaşın geçmişte yaptığı hatalara taşınabilir, eleştiren kişi nankörlükle suçlanabilir veya yoğun bir geri çekilme yaşanabilir.

Empati meselesi de bu ilişkilerde, popüler anlatının sunduğundan daha karmaşıktır. Narsisistik özellikleri olan insanların “empatisi yoktur” şeklindeki kesin ifade araştırmaların çizdiği tabloyu fazla basitleştirir. Empati farklı bileşenlerden oluşur ve kişinin bakış açısını genişletmeye yöneltilmesi bazı durumlarda empatik tepkiyi artırabilir. Hepper ve çalışma arkadaşlarının deneyleri, narsisizm düzeyi yüksek kişilerin perspektif almaya yönlendirildiğinde başkasının duygusuna daha fazla yaklaşabildiğini göstermiştir.

Arkadaşlık açısından asıl soru bu nedenle “Empati kurabiliyor mu?”dan biraz daha inceliklidir:

Benim deneyimim onun kendisi hakkındaki anlatısıyla çeliştiğinde, bana hala yer kalıyor mu?

ARKADAŞ GRUPLARINDA YAKINLIK, STATÜ ve GÜÇ

Narsisistik dinamikler iki kişilik arkadaşlıklarda olduğu kadar, arkadaş gruplarında da görülebilir. Gruplar küçük sosyal sistemlerdir. Kimin sözüne daha çok değer verildiği, kimin onayının önemli olduğu, kimin grubun merkezinde kaldığı ve kimin dışarıda bırakılmasının kolaylaştığı zaman içinde belli olur.

Narsisistik rekabetin güçlü olduğu ilişkilerde yakınlık bazen bir güç kaynağına dönüşebilir. Bir kişiye gösterilen özel ilgi diğerinden esirgenebilir, arkadaşlar birbirleriyle kıyaslanabilir, özel bilgiler sosyal üstünlük için kullanılabilir veya çatışmalar kısa sürede “Kim kimin tarafında?” meselesine dönüşebilir.

Burada her arkadaş grubu çatışmasını narsisizmle açıklamak doğru olmaz. İnsanlar gruplaşır, kıskanır, yanlış anlaşılır ve zaman zaman birbirlerine karşı adaletsiz davranır. Daha anlamlı olan, tekrar eden örüntüye bakmaktır. Bir kişi sürekli; sosyal konumunu korumak için diğerlerini birbirine karşı kullanıyor, yakınlığı ödül ve mesafeyi ceza haline getiriyorsa güç ilişkisi başka bir nitelik kazanır.

Sosyal medya da bu dinamiklere yeni bir alan ekledi. Arkadaşlık artık yalnızca yaşanan değil, aynı zamanda sergilenen bir ilişki haline geldi. Kimlerle fotoğraf paylaşıldığı, kimlerin davet edildiği veya kimin görünür biçimde desteklendiği sosyal statünün parçalarına dönüşebilir. Yine de görünürlük istemek narsisizm için yeterli bir ölçüt değildir. Asıl mesele, arkadaşın kendi hayatı ve ihtiyaçları olan bir kişi olarak mı, yoksa bizim sosyal değerimizi yükselten bir araç olarak mı görüldüğüdür.

DUYGUSAL EMEĞİ KİM TAŞIYOR?

Arkadaşlıktaki güç her zaman baskınlık biçiminde görünmez. Bazen kimin ilişkiyi sürdürmekle sorumlu hissettiğine bakmak daha açıklayıcıdır.

Doğum günlerini hatırlayan kimdir? Aradaki gerginliği yatıştıran, herkesin arasını yapan, uzun sessizlikten sonra ilk mesajı atan, karşı tarafın öfkesini tolere eden, planları düzenleyen ve “bu arkadaşlık bozulmasın” diye kendi kırgınlığını erteleyen kimdir?

Bu sorular narsisizm konusunu bireysel kişilik özelliklerinin dışına taşır. Feminist psikoloji, insanların yaşadığı sorunları toplumsal bağlamdan koparmadan ele alır; ilişkilerde bakımın, gücün, sorumluluğun ve duygusal emeğin nasıl dağıldığını da hesaba katar. Kadınların yakın ilişkilerde duygu paylaşımına ve ilişkiyi sürdürmeye daha fazla yatırım yapabildiğine ilişkin geniş bir araştırma literatürü de bulunur.

Bu nedenle bazı kadınlar için arkadaşlığa sınır koymak yalnızca “hayır demeyi öğrenmek” meselesi değildir. İyi arkadaş olmanın fedakarlık, anlayış, ulaşılabilirlik ve ilişkiyi koruma sorumluluğuyla eş tutulduğu bir toplumsal öğrenmenin içinden gelir.

Aynı bağlam başka bir riski de taşır. Kendini ortaya koyan, başarılarından söz eden, bakım veren rolden çıkan veya başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koymayı reddeden bir kadın kolaylıkla “bencil” ya da “narsist” olarak tanımlanabilir. Oysa özerklik ile narsisizm aynı şey değildir. İlişkide yer istemek, karşı tarafın yerini yok etmek anlamına gelmez.

Bu ayrım bizi yazının merkezindeki soruya yeniden götürür:

İki kişi için de yeterli alan var mı?

ARKADAŞLIĞI SÜRDÜREN BAĞLAR: GEÇMİŞ, AİDİYET ve SADAKAT

Yıpratıcı bir arkadaşlığa dışarıdan bakmak kolaydır. Yıllardır aynı sorunları yaşayan birine “Neden görüşmeye devam ediyorsun?” demek de kolaydır. Ancak uzun arkadaşlıklar yalnızca bugün sergilenen davranışlardan ibaret değildir.

Birlikte geçirilen çocukluk, üniversite yılları, kayıplar, ayrılıklar, hastalıklar, ortak arkadaşlar, ailelerin birbirini tanıması ve yalnızca iki kişinin bildiği hikayeler ilişkiye görünmez bir ağırlık verir. Bir arkadaş bazen geçmişimizin yaşayan tanığıdır. Ondan uzaklaşmak yalnızca bugünkü ilişkiden değil, hayatımızın bir döneminden de uzaklaşmak gibi hissedilebilir.

Üstelik zorlayıcı arkadaşlıklar sürekli kötü değildir. Bir insan sizi yıllar önce en zor döneminizde desteklemiş, başka bir dönemde ise sizin ihtiyaçlarınıza karşı duyarsızlaşmış olabilir. Çok eğlendiğiniz, kendinizi anlaşılmış hissettiğiniz ve gerçekten sevildiğinizi bildiğiniz zamanlarla bugünkü hayal kırıklıkları aynı ilişkinin içinde bulunabilir.

Bu yüzden “Neden gitmiyorsun?” yerine başka sorular daha fazla alan açar:

Bu arkadaşlıkta seni tutan ne?

Bu ilişkide hala sana iyi gelen bir taraf var mı?

Kaybetmekten korktuğun şey bu insan mı, ortak geçmişiniz mi, yoksa onunla birlikteyken hissettiğin aidiyet duygusu mu?

Bazen insanın ilişkiyi bırakmasını zorlaştıran şey; karşısındaki kişi kadar, o ilişkinin kendisi hakkında anlattığı hikayedir.

ARKADAŞLIKTA SINIRLARI YENİDEN BELİRLEMEK

Narsisistik özelliklerin bulunduğu düşünülen bir arkadaşlıkta tek seçenek, ilişkiyi tamamen bitirmek değildir. Arkadaşlıkların yakınlık dereceleri vardır ve bu yakınlık zaman içinde değişebilir.

Bir dönem hayatımızda en yakınımızdaki insanlardan biri olan kişi, daha sonra yalnızca ara sıra görüştüğümüz bir arkadaş haline gelebilir. Bazı konuları artık onunla paylaşmamayı, her yardım talebine cevap vermemeyi ya da görüşme sıklığını azaltmayı seçebiliriz. Bu her zaman bir ceza ya da kopuş değildir; bazen ilişkinin sürdürülebilir biçimini bulma çabasıdır.

Sınırın temel noktası da burada ortaya çıkar. Sınır, karşı tarafın ne yapacağını belirlemekten çok bizim ne yapacağımızı tanımlar. “Beni bir daha küçümsemeyeceksin.” karşımızdaki insanın davranışına yönelik bir taleptir. “Küçümsendiğim bir konuşmayı sürdürmeyeceğim.” ise kendi seçimimizi tarif eder.

Uzun süre bir kişinin ihtiyaçlarına göre kurulmuş bir dengede sınır değişikliği kolayca kabullenilmeyebilir. Arkadaşın kırılması, öfkelenmesi veya geri çekilmesi mümkündür. Bu tepkinin varlığı tek başına sınırın yanlış olduğunu göstermez. Aynı zamanda sınır koymak da her zaman karşı tarafın kötü olduğu anlamına gelmez. Bazen yalnızca iki insanın ihtiyaçları ve ilişki kurma biçimleri artık birbirine uymaz.

Psikolojik danışmanlık açısından önemli olan kişiye “Arkadaşlığını bitir.” ya da “Devam ettir.” demek yerine, ilişkide ne yaşadığını daha net görebileceği bir alan açmaktır. İnsan neye ihtiyaç duyduğunu fark ettiğinde, mesafenin ve yakınlığın derecesi hakkında daha özgür karar verebilir.

ETİKETLERİN ÖTESİNDE: YAKINLIK, SINIR ve KARŞILIKLILIK

“Acaba narsist mi?” sorusu, bazen yıllardır anlamlandıramadığımız davranışlara bir isim verdiği için rahatlatıcı gelir. Belirsizliğin azalması önemlidir. Bir kavram, yaşadıklarımızı düşünmek için sebep sunabilir.

Ancak aynı kavram bazen bütün dikkatimizi karşımızdaki kişiye yöneltir. Onun davranışlarını incelemeye, geçmişini analiz etmeye, hangi narsisizm türüne uyduğunu bulmaya çalışırken kendi deneyimimiz arka planda kalabilir.

Bu noktada soruları değiştirmek yararlı olur: 

Bu arkadaşlıkta kendim olabiliyor muyum?

Bir başarımı anlatırken rahat mıyım?

Zorlandığımda yardım isteyebiliyor muyum?

Hayır dediğimde ilişkinin devam edeceğine güveniyor muyum?

Kırıldığımı söylediğimde konu benim duygumda kalabiliyor mu?

Sürekli onun tepkisini tahmin etmeye, ruh halini düzenlemeye veya öfkesini önlemeye mi çalışıyorum?

Bunların arasında belki en güçlü soru şudur:

Bu arkadaşlığın içinde nasıl birine dönüşüyorum?

Daha sessiz, daha küçük, daha dikkatli ve sürekli kendini açıklayan birine dönüşüyorsanız bunun üzerinde durmaya değer. Aynı şekilde bu arkadaşlığın içinde giderek daha rekabetçi, savunmacı veya öfkeli hale geliyorsanız yalnızca diğer kişinin özelliklerine değil, aranızda oluşan ilişki biçimine de bakmak gerekir.

Narsisistik özelliklerin ardında benlik değerini koruma çabası, utanç, reddedilme hassasiyeti, hayranlık ihtiyacı ve statü kaygısı bulunabilir. Bunları görmek kişinin incitici davranışlarını kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Bir insanın davranışını anlamlandırabilir ve yine de kendimizi ondan koruyabiliriz.

Arkadaşlık kusursuzluk talep etmez. Arkadaşlar birbirlerini kıskanabilir, kırabilir, zaman zaman bencil davranabilir ve bazı dönemlerde karşılıklılığı kaybedebilir. Sağlıklı ilişkiyi bunların hiçbirinin yaşanmaması tanımlamaz. Asıl fark, iki kişinin yaşananların ardından birbirine yeniden saygıyla bağlanabilme kapasitesinde ortaya çıkar.

Birinin başarısı diğerinin değerini azaltmadığında, birinin ihtiyacı ötekinin ihtiyacını görünmez kılmadığında, eleştiri ilişkinin sonunu getirecek kadar ağır yaşanmadığında ve farklılık yakınlığı tehdit etmediğinde arkadaşlık iki kişinin hayatını da genişleten bir bağ haline gelir.

Belki de narsisizme arkadaşlığın aynasından bakarken aradığımız şey tam olarak budur:

Karşımızdaki insanın hangi etikete uyduğundan önce, birbirimizin yanında ne kadar kendimiz kalabildiğimiz.

KAYNAKÇA

American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (5. baskı, metin revizyonu; DSM-5-TR). American Psychiatric Association Publishing.

Back, M. D., Küfner, A. C. P., Dufner, M., Gerlach, T. M., Rauthmann, J. F., & Denissen, J. J. A. (2013). Narcissistic admiration and rivalry: Disentangling the bright and dark sides of narcissism. Journal of Personality and Social Psychology, 105(6), 1013–1037.

Brown, L. S. (2018). Feminist Therapy (2. baskı). American Psychological Association.

Demirci, İ., & Ekşi, F. (2017). Büyüklenmeci narsisizmin iki farklı yüzü: Narsistik hayranlık ve rekabetin mutlulukla ilişkisi. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, 46, 37–58.

Hepper, E. G., Hart, C. M., & Sedikides, C. (2014). Moving Narcissus: Can narcissists be empathic? Personality and Social Psychology Bulletin, 40(9), 1079–1091.

Krizan, Z., & Herlache, A. D. (2018). The Narcissism Spectrum Model: A synthetic view of narcissistic personality. Personality and Social Psychology Review, 22(1), 3–31.

Leckelt, M., Küfner, A. C. P., Nestler, S., & Back, M. D. (2015). Behavioral processes underlying the decline of narcissists’ popularity over time. Journal of Personality and Social Psychology, 109(5), 856–871.

Maaß, U., Wehner, C., & Ziegler, M. (2018). Narcissism and friendships. İçinde A. D. Hermann, A. Brunell & J. D. Foster (Ed.), The Handbook of Trait Narcissism: Key Advances, Research Methods, and Controversies (s. 345–354). Springer.

Miller, J. D., Hoffman, B. J., Gaughan, E. T., Gentile, B., Maples, J., & Campbell, W. K. (2011). Grandiose and vulnerable narcissism: A nomological network analysis. Journal of Personality, 79(5), 1013–1042.

Nicholls, E., & Stukas, A. A. (2011). Narcissism and the self-evaluation maintenance model: Effects of social comparison threats on relationship closeness. The Journal of Social Psychology, 151(2), 201–212.

Pincus, A. L., & Lukowitsky, M. R. (2010). Pathological narcissism and narcissistic personality disorder. Annual Review of Clinical Psychology, 6, 421–446.

Rose, A. J., & Rudolph, K. D. (2006). A review of sex differences in peer relationship processes: Potential trade-offs for the emotional and behavioral development of girls and boys. Psychological Bulletin, 132(1), 98–131.

Wehner, C., & Ziegler, M. (2023). Narcissism and friendship quality: A longitudinal approach to long-term friendships. Journal of Social and Personal Relationships, 40(2), 670–692.

EDEBİ VE KÜLTÜREL ESERLER

Aronofsky, D. (Yönetmen). (2010). Siyah Kuğu [Black Swan]. Fox Searchlight Pictures.

Ferrante, E. Napoli Romanları: Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Yeni Soyadının Hikayesi, Terk Edenler ve Kalanlar, Kayıp Kızın Hikayesi. Türkçe çev. Eren Yücesan Cendey. Everest Yayınları.